Tutsak yazar Eylem Baş yazdı: "YAĞMUR’UN SEVİNCİ"

YAĞMUR’UN SEVİNCİ

              Minibüsün çıkardığı gürültüyle aralanan gözlerini, ağır ağır kapatmak üzereydi ki, uykulu zihni birden açıldı. Zihninin açılmasıyla üstündeki yorganı iteklemesi bir oldu. Yağmur’un çıplak küçük ayakları yeterince hızlı olsaydı, yetişebilecekti belki minibüse, ama olmadı. Motorun saki sesi gürültülü bir hal alıp minibüsün tekerleğiyle çakıl taşlarının sesi karıştığında Yağmur’un yetişebilme umudu da çakıl taşları ve minibüsün bıraktığı toza karıştı. Yine de ağır adımlarla yuvarlanmamak için duvardan da destek alarak biraz ürkek, tek tek inmeye başladı onun adımları için büyük olan merdivenleri. İnecekti ve kapıya ulaşıp annesinin pazara gidip gitmediğinden emin olacaktı. Merdivenleri yarılamadan aralanan kapıdan ablası girmiş, annesinin gittiğini söylemiş ve zorlanarak indiği merdivenleri bu kez ablasının yardımıyla kolayca geri çıkmıştı. Elini ve yüzünü yıkadıktan sonra, Yağmur’un hiç gitmediği, onun için uzak olduğunu söyledikleri fındık bahçesine, inek sürmeye giden abileri dönünce annelerinin sabah sağıp pişirdiği sütü içip, reçelle karıştırılan tereyağına ekmeklerini banarak karınlarını doyurdular. 

              İki abisi kahvaltıdan sonra kopardığı bütün yaygaraya, “anneme söylerim” tehditlerine rağmen “Seninle uğraşamayız” deyip top oynamaya yukarı mahalleye gitmişler, Yağmur’u birlikte götürmemiş, ablasıyla birlikte evde bırakmışlardı.

              Yağmur’un küçük adımları abilerininkine yetişemese de, yolu yarılamadan “yoruldum” deyip kendini toprak yolun ortasına atsa da, pekala gidebilirdi abileriyle. Kalmaz, ne yapar eder giderdi ya, ablası “sonra birlikte gideriz” demiş, ikna etmişti Yağmur’u. Hem abileri kestirmeden, bahçeden gideceklermiş. Bahçeleri ayıran teller, yağmur sularının oluşturduğu kazılmış hendekler zorlarmış Yağmur’u. Bir de ısırgan vardı bahçede. Geçen sefer inat edip gitmiş, abilerine yetişmeye çalışırken ayağı takılıp ısırganların üstüne düşmüş, elleri kolları sızım sızım sızlayıp kabarmıştı. Bütün gün de acısı gitmemişti. Sonra bir de köpek vardı, Karabaş. Adı gibi kara ve kocaman. Yağmur’un boyundan büyüktü. Ya karşılarına çıkarsa o zaman ne yapacaktı, nasıl kaçacaktı Yağmur? Çaresiz kaldı evde. 

              Ablası bulaşıkları yıkarken Yağmur da beceriksiz vuruşlarıyla yere dökülen ekmekleri süpürmeye çalıştı. Bulaşıkları yıkadıktan sonra, ablası yeri tekrar süpürdüğüne göre bu işte pek başarılı sayılmazdı. Yağmur’un biraz daha büyümesi, kaslarının güçlenmesi gerekiyordu belli ki. Sıra puğardan su alma işindeydi. Ablasının bidonlarının yanında pek küçük kalsa da Yağmur, plastik ibriğiyle yanında ablasına yardımcı olmanın verdiği mutluluğu taşıyordu. 

              Yağmur içerde beklemekten sıkılınca “abla ben dışarıda bekliyorum” deyip dikkatlice indi merdivenleri. Dış kapıyı açtığında rüzgar, yazın sonbahara evrilmişliğinin bütün güzelliğini de alıp yüzünde dolaştı. Yağmur’un bir süre sonra yoluna devam edip bu defa da sararıp dökülmüş olan fındık yaprağına dolanıp, etrafı toza katan döne döne yaptıkları bir dansa başladılar. Yağmur yüreğinde büyük bir heyecan ve sevinç duydu. O da dansa katılacaktı ki, bir süredir yumurtlamayan ve geçen yıl civcivlerini sevmeye yeltenen Yağmur’u gagaya katmak üzereyken, ablasının yetiştiği ve o günden beri de birbirlerini pek sevmeyen kara tavukla göz göze geldiler. Hemen gözlerini çekti. Yağmur, görmemiş gibi yaptı. Sinsi sinsi yürüyen bu tavuk, sanki gizli işler çeviriyordu. 

              Kara tavuk da ağır adımlarla çıkardığı gıt gıt sesleriyle yürümeye devam etti. Yağmur kara tavuğun onu göremeyeceğinden emin olduktan sonra ses çıkarmamaya da gayret göstererek, adeta parmaklarının ucunda dans eden bir balerin adımlarıyla ardından gitti, kara tavuğun. Onu gözünden kaçırmayacağından emin olduğunda, bir fındık ocağının dibine çöküp iyice eğildi. Evet, evet bu sinsi tavuğun ne işler çevirdiğini bulacaktı. Hemen dizlerinin üstüne çöküp dizlerinin ve ellerinin yardımıyla emekleyerek yavaşça ilerledi, yeşil otların üstünde. Dizi, kuru bir çalının üstüne gelmiş olacak ki, çat diye bir kırılma sesi duyuldu. Kara tavuk huzursuz huzursuz etrafına bakmaya başladı. Sesle birlikte iyice otların ve fındık dallarının ardına gizlenmeye çalışan Yağmur, kara tavuğun yoluna devam ettiğini görünce rahatladı ve ses çıkarmamaya daha bir dikkat ederek, ardından ilerledi. Ta ki kara tavuğun kuru ot ve patozdan çıkan fındık kabuklarını koydukları mereğe girişini görünceye kadar. Ablasının kendisine seslendiğini duyan Yağmur, kara tavuğun onu fark edeceğinden karşılık veremedi ve geldiği gibi sessizce ablasının yanına döndü. 

              Ablası, Yağmur’u görünce, toprak ve çimen lekesi olan dizlerine, ellerine bakarak “bu ne hal, nereden geliyorsun?” dedi, biraz sert, biraz azar dolu sesiyle. Yağmur işaret parmağını dudağının üstüne getirerek ve sessizce “Susss!” dedi. Birilerinin onu duymasından korkar gibi ekledi: “Gara tavuk mereğe girdi.” “Ne olmuş girdiyse” dedi ablası. “Haydi gidelim ellerini de puğarda yıkarsın artık” dedi ve yürüdü. 

              Yağmur azarlanmanın verdiği ağlamaklı gözlerle yediği azarın sorumlusu kara tavuğa içinden de veryansın ederek ibriğini alıp ablasının ardından yürüdü. En yakın komşularının evi göründüğünde biraz çekingen “Abla Zeliha ablamları da çağıralım mı?” diye sordu. Ablasının “tamam” demesiyle keyiflenip adımlarını hızlandırdı ve ablasının önüne geçti. 

              Komşularının evinin önüne geldiklerinde, kapılarının kapalı olması ve seslenmelerine cevap alamayınca, evde olmadıklarına kanaat getirip yollarına devam ettiler. 

              Ablasının büyük adımlarına yetişemeyen Yağmur, zaman zaman koşar adım, zaman zaman da koşarak arayı açmamaya çalışıyor, ama ablasına seslenmeye kabahatinden dolayı cesaret edemiyordu. Yağmur’un ne kadar yorulduğunu, ona yetişmekte zorlandığının farkına varmayan ablası, hızla yürüyordu. Ta ki çakıllı toprak yoldan çıkıp puğara giden patikaya sapmak için aşmak zorunda oldukları peye kadar. 

              Ablası önce elindeki bidonları peyin üstüne koydu, sonra da Yağmur’un koltuklarının altından tutup tek hamlede geçirtti, peyi. “Ben suyu doldururken dinlenirsin” diye de ekledi. Yağmur’un iki katından daha uzun boyuyla peyi rahatça geçip, bidonları alıp yürümeye başladığında ablasının öne geçmesini bekledi, Yağmur. Sonra da elindeki ibriği sallaya sallaya patika yolda ağır ağır arkasından ilerledi. Duyduğu bir sesle irkilerek sol yanındaki fındık ocağının dibinde galazların içinde, bir şeyin kıpırdadığını gördü. Korkuyla ablasının yanına koşup eteğinden tuttu. Yağmur’un bir şeyden korktuğunu anlayan ablası “ne oldu, niye korktun?” dedi ve korkmaması için elini sıkıca tuttu. 

              Yağmur işaret parmağıyla fındık ocağını gösterip “orda bir şey var, galazlar ırganidu” dedi. Ablası, korkmamasını, fare olabileceğini söyledi ve yürümeye devam ettiler. 

              Patika yol bitip puğara geldiklerinde, gece ağzına kadar dolan puğardan su almakta zorlanmayacağını görüp memnun olan ablası, bidonuyla biraz su alıp ellerini yıkaması için Yağmur’a su uzattı. Yağmur ellerini yıkarken, ablası da bidonlara su doldurma işine başladı. 

              Ellerini yıkayan Yağmur, dinlenmek için oturduğunda, yanındaki fındık ocağının dibine düşmüş çotanakları gördü ve sevinçle kalkıp aldı ve gülerek “abla bak” dedi çotanakları göstererek. Ablası puğardan başını kaldırıp baktığında, yalnızca gülümseyerek cevap verdi ve işine devam etti. 

              Yağmur mutlu, büsbüyük çotanakları bahçeyi toplayanların görememesine hayret ederek fındıkları ayıklamaya başladı. Ablası, “bidonunu yarım yapıyorum” dedi. Yağmur hemen itiraz etti. “Yok, doldur ben daşırım.” Ablası bu itirazdan hoşlanmamış olacak ki, “yarısını yolda döküyorsun zaten, itiraz etme” dedi. Yağmur da böyle olacağını biliyordu, ama güçlü olduğunu, ibriği taşıyabileceğini göstermek istiyordu. Bu kez itiraz etmedi ablasına, ama bidonu doldurmadan, içmek için su istedi. Bidonun kapağına ablasının koyup verdiği soğuk suyu iştahla içerken, bir taraftan da ağzından taşan sular çenesinden elbisesinin yakasını ıslatıyordu. 

              “Yavaş” dedi ablası “yakan sırılsıklam oldu”. Suyunu içen Yağmur, büyük bir yangından çıkmış gibi kapağı ablasına uzatırken “ohh çok susakmışım da haberim yokmuş” dedi. Ağzını ve çenesini elinin tersiyle sildi. 

              Ablası aldığı kapağı biraz suyla çalkalayıp bidonu kapadı. Bidonları patikaya çıkarıp biraz nefeslenmek için Yağmur’un yanına oturdu. Yağmur birkaç fındık da ablasına uzattı ve nazlı bir edayla “abla annem ne zaman gelüüür?” diye sordu. 

              “Akşam gelecek, söyledi ya” diye cevap verdi ablası yumuşak bir ifadeyle. 

              “Eyi” dedi Yağmur, “lastimine simidimizi unudur mu?”

              “Yok” dedi ablası, “unutmaz” Ayağa kalkıp “haydi gidelim, hava bozmazsa söğüdün altına kilim serer evcilik oynarız, kaplar da yaparız.”

              Yağmur sevinçle ayağa kalktı, elbisesindeki tozu silkeleyip “haydi gelim o zaman” dedi. Küçük ibriğine doğru yürüdü. Ablası da bidonları alınca Yağmur önde, ablası arkada yürümeye başladılar. Dibinde bir şeylerin kıpırdadığı, fındık ocağına yaklaştıklarında, Yağmur göz ve kulaklarını iyice açıp adımlarını tedbirli bir şekilde atmaya başladı. Ses gelmediği kanaatine varınca, daha rahat, ama hızlıca geçti fındık ocağını. Peye geldiklerinde yine ablası indirdi Yağmur’u. Peyden inip önce ibrik ve bidonları aldı, sonra da Yağmur’u. 

              Sessiz yürüyüşleri uzaktan gelen bir motor sesi ile bozuldu. Yağmur heyecanla “annem, annem geldi abla” dedi. Elini kulağına götürdü ve dikkat kesti. “He he, bu sefer eminim, arabanın sesi” deyip koşmaya başladı. 

              “Dur” diye bağırmaya başladı ablası, Yağmur’un arkasından “dur, annem akşama gelecek, minibüsler daha ikinci seferini yapıyor, niye laftan anlamıyorsun, düşeceksin şimdi.”

              Yağmur’un koşar adımları yavaşladı, bütün heyecanı kayboldu birden. Ta ki kırmızı minibüs virajı dönüp, onlara yaklaşıncaya kadar. Ama Sefer amcası yalnızca korna çalmakla yetindi. Bu da tam bir umut kırıklığı yarattı. 

              Yağmur da “yonuldum” deyip oturdu yolun kenarındaki tümseğe. Mümkünü yok kalkmazdı artık. Biraz zorlasa ağlayacağını biliyordu Yağmur’un ablası. Elindeki bidonları bırakıp Yağmur’un yanına oturdu. Bir yolunu bulup kaldırmalıydı Yağmur’u. Yoksa en azından bir yarım saat bekletirdi ablasını. 

              “Haydi” dedi, “zaten az bi yolumuz var, evcilik oynicuk ya, zaman kaybetmeyelim. “

              Yağmur iki kaşını çatıp, ağzını büzüp gözleri dolu dolu “bana ne oynamıcam” dedi. Ablası sabırla derin bir nefes alıp “yukarı mahalleye götürürüm seni kalkarsan” dese de Yağmur inatla iki kaşını çatıp, ağzını büzmüş bir halde, oturmayı sürdürdü. Ablasının “bırakır giderim” tehditleri de işe yaramayınca, son çare olarak annesinin belki de gelmiş olabileceğini söyleyip, oturduğu yerden kalkıp bidonlara yöneldi. Kaşları çatık, ağlamaklı bir sesle “yaa, yalancı, hani akşam gelecekti” dedi. Ablası da “ben geldi demiyorum, işini bitürdüyse niye beklesin. Ben gidiyom” deyip yürümeye başladı. 

              Yağmur öfkeyle ibriğindeki bütün suyu yere boşalttı. Ağlamaklı, küçük hıçkırıklarla ablasının ardından yürümeye başladı. 

              Eve yaklaştıklarında, komşularının evlerine dönmüş olduğunu görüp, ayaküstü biraz sohbet ettiler. Eve geldiklerinde ise annelerinin henüz dönmediği ortadaydı. Yağmur’un ablası, bidonları merdivene bırakıp biraz soluklanmak için durdu. Yağmur da söğüt ağacının altına gidip araba yolunu gözlemeye başladı. Ne bir minibüs sesi ne de görüntüsü vardı. Üzgün bir şekilde toprağı eşelemeye başladı. Ablasının “içeri gelmiyor musun?” sorusuna “annemi beklicem” yanıtını verdi. Ablası da Yağmur’un daha fazla üstüne gitmeden, bidonları alıp eve girdi. 

              Yağmur yalnız kalınca biraz dolandı. Minibüs sesi geliyor mu diye kulak kabarttı. Bahçeyle harmanı ayıran çitlerin üstüne çıkıp oturdu, ama ne annesi geliyordu ne de sıkıntısını azaltabilmişti. Çitten atlayıp söğüt ağacının dibine oturup eli çenesinde, uzayıp giden araba yolunu seyre koyuldu. 

              Kara tavuğun gıdaklama sesiyle canlandı. Sevinçle ayağa kalktı ve koşarak loş bir aydınlığa sahip olan ahıra girdi. Kara tavuk ortalarda görünmese de, inek dışkısına basmamaya özen göstererek, dikkatli adımlarla holluğa yöneldi. Ancak hollukta hol dışında başka bir yumurta bulamadı. Holluğun etrafını aradı bir süre, yumurta yoktu görünürde. Çaresiz çıktı dışarı. Kara tavuk hâlâ gıdaklayıp duruyordu. Belki de Yağmurla dalga geçiyordu. Aldığı bir çubukla kara tavuğun sesinin geldiği yöne doğru hınçla yürümeye başladı. Bu kara tavuk artık çok olmuştu. 

              Kara tavukla mereğin kapısında göz göze geldiler. Yağmur elindeki çubuğu kaldırarak başladı koşmaya. Kara tavuk bu hareketli gelişin hayra alamet olmadığını anlayarak, Yağmur arkada, o önde koşmaya başladılar. Yağmur tam onu yakalamış, çubuğu indirmek üzereydi ki kara tavuk son anda kendisini çitin öbür yanına atmayı başardı. Artık ona yetişebilmesinin imkanı kalmayan Yağmur, elindeki çubuğu tavuğun peşinden fırlattı hınçla. Bunu kara tavuğun yanına bırakmayacaktı tabi. Kara tavuk onu görmeden koşarak, mereğin köşesine sindi. Kara tavuk korkuyla bağırıp dururken, Yağmur da mereğin köşesinden kara tavuğu izlemeye koyuldu. Kara tavuğun korkusuyla birlikte gıdaklaması da azalmaya başladı. Sonunda da sakinleşip, yerden gagaladığı şeylerle birlikte, Yağmur’un olduğu yöne doğru ilerlemeye başladı. Kara tavuğun çiti geçmesiyle birlikte, Yağmur da hem gözükmemek hem de daha iyi gözlemleyebilmek için, sessizce mereğin açık kapısından içeri süzüldü. Aralık bırakılarak çakılmış olan tahtaların arasından kara tavuğu en iyi görebileceği yerden onu izlemeye başladı. 

              Kara tavuk sanki izlendiğini hissetmiş, huysuzlanmış, yönünü mereğin arka tarafına doğru çevirmişti. Yağmur bir yandan yönünü değiştiren tavuğa öfkeleniyor, bir yandan da onu daha iyi görebilmek için yığılı olan galaz ve fındık kabuklarının üstünde bata çıka ilerliyordu. Sonunda yığının tepesine ulaşmıştı, ama tavandan sarkan kuru otlar, başında yüzünde geziniyor, Yağmur’u iyice çileden çıkarıyor, kara tavuğa olan öfkesini artırıyordu. Onun yüzünden hem ablasından azar işitmiş, üstüne de gıdaklayıp yumurtladım havası verip Yağmur’la dalga geçmişti. Başına, yüzüne gelen otları, eliyle geri itip, kara tavuğu gözden kaçırmayacağı bir yer aradı kendine. Ama otlarla uğraşırken kara tavuk da görünürden kaybolmuştu. Galaz ve fındık kabuğu yığınının içinde ellerinin ve dizlerinin üstünde ilerledi biraz. Kara tavuğu bulmak için kırılmış bir tahtanın yerinden başını uzatmasıyla kara tavukla göz göze gelmesi bir oldu. Kara tavuk korkuyla kanat çırpıp bağırarak kaçmaya başlamıştı ki, Yağmur da bütün planın suya düşmüş olmasının verdiği sıkıntıyla kafasını içeri çekti. Artık kara tavuk kesinlikle yaklaşmazdı o tarafa. Yağmur’un intikamı başka bir güne kalmıştı. 

              Merekten çıkmak için attığı ilk adım Yağmur’un bir top gibi yuvarlanmasını da beraberinde getirdi. Bastığı yerdeki fındık kabuklarının yeni dökülmüş ve gevşek olması Yağmur’un yuvarlanmasına yetmişti. Şimdi mereğin bir köşesinde yüzükoyun yatarken öfkeden deliye dönmüş, saçları, elbisesi her yanı ota, kabuğa bürünmüştü. Hatta birkaçı ağzına, elbisesinin içine bile girmişti. Kızgınlık ve yenilginin getirdiği hınçla saçlarındaki, yüzündekileri temizledi. Elinin yardımıyla kalkmak için sol yanına döndüğünde, birden gözleri açıldı. Bütün sır bir anda çözülüvermişti. Kara tavuğun gıdaklamaları, mereğin yanında gezip durmasının sebebi, bir süredir neden yumurtlamadığı, her şey ama her şey. Sevinçle kalktı, gördüğü şeyin gerçek olduğundan emin olmak istiyordu. Evet, evet kara tavuk mereğin köşesine kendi için bir holluk yapmış ve gizlice buraya yumurtlamaya başlamıştı. Bu sırrı çözerek kara tavuktan intikamın en büyüğünü almış, öfkesi sevgiye bile dönüşmüştü. 

              Elini yumurtaların üstünde gezdirip en sıcak olanı aldı, ardından bir tane daha. Kalanları da alacaktı, bırakmayacaktı tabi, ama küçük ellerine ancak birer yumurta sığdırabiliyordu. Gözleri ışıl ışıl merekten çıkıp, heyecanlı sesiyle ablasına seslenerek, koşmaya başladı. Yağmur bahçenin boğazından çıkarken, ablası da korku dolu bir yüzle evin kapısından çıktı. Hızla Yağmur’a doğru koştu. Ablasına ulaşmasına üç beş metre kala Yağmur’un ayağı takılıp yüzükoyun yere düşmesi bir oldu. Düşerken Yağmur’un tek düşüncesi elindeki yumurtaları düşürmemek oldu. Ancak sol elinin yumurtayla birlikte yere kapaklanmasına engel de olamadı. Diğeri ise avucunun içinin yukarıda kalmasıyla kırılmaktan kurtulmuş, ancak hafifçe çatlamıştı. Ablası hemen kaldırdı, Yağmur’un iyi olup olmadığına baktı. Kırılan yumurtanın karşan sarısı ve beyazı sol elinden akarken, diğerine bir şey olmamış olmasına sevindi, Yağmur. Birden nedendir, dizlerinde, dirseklerinde bir yanma duydu. Yanma yerini yavaş yavaş acıya ve Yağmur’un gözyaşlarına bıraktı. Hemen dirseğine baktı, kanıyordu. Kolları sıyrılmış, giydiği kilotlu çorabın dizleri yırtılmış kan, çamur ve çimen yeşilinin oluşturduğu bir görüntüyle öylece karşısında duruyordu dizleri. Ablası “ağlama bir şey yok, biraz sıyrılmış” deyip Yağmur’un elindeki sağlam yumurtayı aldı. Yağmur’u kucağına alıp eve götürdü. Önce ellerini yıkadı. Üstündeki elbiseleri çıkardı. Ilık suya batırdığı bir bezle Yağmur’un vücudundaki sıyrıkları temizledi. Yüzünü ve ayaklarını yıkayıp kuruladıktan sonra, temiz bir pijama altı giydirip dizinin üstüne kadar katladı, üstüne de penye bir tişört giydirdi. Dizini ve kollarındaki yaraları, yeniden kontrol etti. Dizleri ve sol kolundaki sıyrıklar biraz daha fazlaydı. 

              “Nasıl geçti mi, dizinin acısı?” diye sordu. “Yok” dedi Yağmur “geçmedi”. Ablası dizine ve dirseklerine birkaç kere üfleyip “geçti, geçti biraz da merhem sürersek hiçbir şeyin kalmaz” deyip tereğin kenarındaki merhemi aramak için ayağa kalktı ve sorularına devam etti: “Yumurtaları nerden buldun, neden bağırıyordun?”

              Yağmur nazlı, başarmanın gururuyla ablasının merhemi sürdüğü dirsek ve dizlerine bakarak “Gara tavuğun yumurtası, mereğe gizli holluk yapmış, onu buldum, yumurtayı getürürken düştü. Gine var bir sürü etmiş.” dedi. 

              Yağmur’un şefkatle saçlarını okşayıp “aferin” dedi ablası. “Şimdi bir yumurta pişiririm sana da, ye emi. ” “Yok” dedi Yağmur, “abimler gelsin öle yerük. Ötekileri de aluruk, çok olur, hem annem de gelir.” “İyi” dedi ablası, “o zaman yoğurt yiyelim”. Yağmur “tamam” deyince, ablası bakır bir tasa yoğurt koyup, küçük parçalara ayırdığı ekmekleri içine attı. Koyuluğunu alması için yarım bardak da su ekleyip iyice karıştırdı. Yağmur’a “istersen biraz da pancar diblesi var, getirim mi?” diye sordu. Yağmur istemeyince, yoğurt tasına iki kaşık koyup küçük siniyle sedirin üstüne getirdi. Karşılıklı oturdular. Yağmur sevdiği yuvarlak ağızlı, diğerlerinden biraz daha küçük olan kaşığı aldı. Ablası da diğerini ve yoğurdu kaşıklamaya başladılar. Yağmur yoğurt bitmeden “doydum” deyip kaşığını bıraktı ve sedirin köşesine gidip kıvrıldı. Kısa süre sonra da uyudu. Ablası Yağmur’un üstüne küçük bir battaniye örtüp sessizce siniyi kaldırdı. 

              Yağmur uyandığında, ilk gördüğü, masanın üstündeki yumurtalar oldu. Demek ki ablası Yağmur uyurken kara tavuğun yumurtalarını eve getirmişti. Gün ikindiye evrilmiş, ev oldukça sessizdi. Üstündeki battaniyeyi açıp sedirden indi, ablasına seslendiyse de cevap alamadı. Evin odalarına bakıp ablasını aradı, yoktu. Belli ki annesi de dönmemişti. Merdivenlerden inip dışarı çıktı, ablası yoktu. Bir yalnızlık, huzursuzluk duygusuyla doldu, koşarak komşularının kapısına gitti ve seslenmeye başladı. Çok geçmeden Zeliha ablası kapıya, güneşliğe geldi. “Uyandın mı? Ablan suya gitti Ayşe ablanlarla, merak etme, gelirler şimdi. İçeri gel” dedi. Yağmur eve girmek istemedi. “Yok, burada beklicem” deyip öteberi adımlamaya başladı. Bir süre sonra sıkılıp “Zeliha abla ben ablamlara bakmiye gidiyom” deyip evin önündeki çalı yığınından bir çalı çekip, çakıllı yolu takip ederek yürümeye başladı. 

              Virajı döndüğünde ise ablasının komşularıyla birlikte bidonları doldurup geri geldiklerini gördü. Ablası da onu uzaktan görmüş, adımlarını hızlandırmıştı. Yanına geldiklerinde Ayşe ablası “sen iyileşmişsin, yollara bile düşmüşsün” deyip güldü. Yağmur da dirseklerini göstererek “hasta değilim ki, düştüm” dedi ve kara tavukla olan macerasını anlatmaya başladı. Buna karşılık Ayşe ablasından kocaman bir aferin aldı ve yürümeye başladılar. 

              Yağmur ablasının yanına geçip “annem hâlâ gelmedi abla, ne zaman gelicek, abimler de gelmedi” deyince ablası: “abinler sen uyurken gelip yoğurtla dible yiyip gittiler, birazdan ineği de alur gelürler. Annem de gelir bir iki saate. Merak etme” diye yanıtladı. 

              Yağmur bu yanıttan pek memnun olmadı. Akşam da olmak bilmiyordu. Ayşe ablasına döndü “annem bana fındık solamamımla beyaz lastik alacak, bi de simit getürecek” dedi.

              Ayşe şaşırmış gibi yapıp “yaaa, senin solmanda mı var?” dedi. Yağmur “heee, emme birazını fındık toplanırken yerden topladım, ablam da verdi biraz. Onunki bi sepet. Benimki beş kilo beş…” Bir aferin daha aldı Yağmur. “lastin gelince giy de bize gel. Biz de görelim, tamam mı?” 

              Yağmur “yoook, o zaman çamur olur, sen bize gel” diye yanıtladı Ayşe ablasının çağrısını. 

              Köydeki bütün çocuklar gibi Ayşe de onlarca kez yaşamıştı bu heyecanı. Aylar sonra gelen yeni lastik ayakkabılar hemen giyilip dışarı çıkılmazdı. Yüksek sesle söylenmeyen, ama herkes tarafından bilinen bir gelenek gibiydi. Önce biraz evde giyilip gezilir, heves alınır, sonra mecburiyetten giyilip isteksizce dışarı çıkılır, çamur olmamasına dikkat edilerek korka korka basılırdı yere, ama gene de çok sürmezdi lastik ayakkabıların beyazlığı, çamurlu yollarda kısa sürede renk değiştirirdi. Yeninin heyecanı kiminde lastik ayakkabı kiminde çorap, kiminde önlük, kitap, kiminde gevrek bir simit de olsa ortaktı. Her yaşta ayrı bir şekil alır, ama kaybolmazdı. 

              “Tamam” dedi ve gülümsedi Ayşe, “öyle istiyorsan.” Sonra Yağmur’un ablasına dönüp “annem pancar çorbasıyla mısır ekmeği yapıyor, pişince size de gönderecek. Haberin olsun. Yanına bir de turşu kavurdun mu akşam yemeğin tamamdır.” dedi. 

              “Ben de ne yapacağımı düşünüp duruyordum, annem mısır ekmeğiyle yoğurdu çok seviyor.”

              “Bilmez miyim, annemle birlikte koca bi tas yoğurdu nasıl yedikleri hala aklımda” dedi Ayşe. Sonra ikisi de gülmeye başladılar. 

              Yağmur neden güldüklerini anlamadan, şaşkın şaşkın onlara baktı. Sonra önemli bir şey olmadığına kanaat getirip elindeki çubukla havaya çizgiler çizerek yürümeye devam etti. Ayşelerin evine vardıklarında akşamüstü suya bir sefer daha gitmek için sözleşip, ayrıldılar. Eve vardıklarında ise Yağmur acıktığını söyleyip yağlı ekmek istedi ablasından, üstüne de biraz şeker. 

              Ablası inek için tarladan yallık bir şeyler biçmeye gittiğinde Yağmur da yolun kenarına oturup bir yandan yağlı ekmeğini yedi, bir yandan da annesini beklemeye başladı. Oturmaktan sıkılınca komşularının ve kendi evlerinin arasında gidip gelmeye başladı. Olmadı, gözüne kestirdiği, yaş bir fındık filizini koparmaya çalıştı, başaramayınca daha ince ve küçük olana yöneldi. Bu defa başardığında, filizin en pürüzsüz ve kalın yerini ortada bırakacak şekilde iki ucundan fazlalıkları kırdı. Filizin kabuğunu dişlerinin de yardımıyla çarçabuk soyduktan sonra, iyi bir oklava olduğuna karar verip, ablasının bulduğu cilim çamurluktan sağlam bir dal parçasının yardımıyla masa yapmak için yeterli olacağına kanaat getirdiği miktarı alıp söğüdün altına götürdü. Etrafında çamuru düzleştirirken kullanacağı bir taş aradı. Tam istediği gibi olmasa da bir tane buldu. Artık her şey hazırdı. Çamurunun bir kısmını alıp elinde yuvarladıktan sonra taşın üstüne koydu ve yaptığı oklavasının yardımıyla açmaya başladı. 

              İstediği büyüklüğe gelince dört kenarını da taşa vurup düzleştirmeye çalıştı. Elleriyle de iyice cilaladı. İşi bitince bu defa da kalan çamurdan eşitlemeye çalışarak dört parça alıp masanın bacaklarını yapmaya başladı. Dördüne de istediği şekli verirken şekillendirdiği her parçayı tek tek inceleyip ablasınınki kadar olmasa da güzel olduğu kanaatine vardı. 

              Uzaktan bir minibüs sesi geldi kulağına. Hemen dikkat kesilip emin olmaya çalıştı. Evet, evet bu minibüs sesiydi. Elindekileri bırakıp hemen yola koştu. Minibüs yanından öylece geçip gidince hüzünlü gözler ve mutsuz bir yüzle o da söğüt ağacının altına döndü. Bu kez isteksizce masa bacaklarını, masanın üstü olarak kullanacağı tabakasının dört yanına yapıştırmaya çalıştı. Birkaç deneme sonrası biraz eğreti de olsa hepsi yerindeydi. Tabakayı çevirip dört ayağının üstüne doğrulttuğunda, bacakların birisi çöktü önce. Ardından çöken yöne doğru diğerleri de. Sıkıntıyla “off” çekti. Bugün de her şey ne kadar sıkıcıydı. Oysa çok değil, on gün önce her şey ne kadar da neşe saçıyordu. Zeynep, Ayşe, Elif, Emine hepsi köydeydi. Şu fındık toplama işi bu kadar kısa sürmese ya da arkadaşları onun gibi hep köyde kalsa ne güzel olurdu. 

              Annesinin söylediğine göre arkadaşları gitmek zorundaymış, çünkü geçim derdi varmış, ekmek derdi. İşlerinden izinli geldikleri için de daha fazla kalamazlarmış, yoksa işten atılırlar, işsiz kalınca da ekmeksiz kalırlarmış. Fındık kendini bile kurtarmıyormuş artık, her şey zamlanmış, ama fındık fiyatı artmak bilmemiş. 

              Yağmur pek bir şey anlamadıysa da geçim derdinden, üç dört ayda bir evlerine giren etin nedeninin, paralarının az olmasından kaynaklı olduğunu biliyordu. Bugün de annesi sattığı fındıkla kıyma alçaktı. Onlara şöyle mis gibi sarımsaklı bir köfte yapacak, yanına da patates kızartacaktı. Bu düşünce Yağmur’un iştahını iyice açıyor, sabırsızlığını da artırıyordu. 

              Ağır, isteksiz adımlarla yola indi. Ayşe de elinde bir tepsiyle onlara doğru geliyordu. Yanına geldiğinde tepside bir parça mısır ekmeği gördü. 

              Ayşe “ne yapıyon burada Yağmur?” deyince o da “Heeç annemi bekliyom, sen neriye gidisun.” dedi. “Size” diye cevap verdi Ayşe. “Çorba getircem demiştim ya, onu getürdüm, yeni indi tencere gel ye biraz istersen”. Yağmur omuz silkip “yok” dedi, “acıkmadım biraz önce yağlı ekmek yedim” dedi. 

              “İyi o zaman ablan evde mi” sorusuna Yağmur “evde” deyince Ayşe de eve yöneldi. Yağmur Ayşe’nin arkasından eve girene kadar baktı. İneklerinin ve ağabeylerinin seslerini duyunca, yönünü tekrar yola dönüp sese doğru koşmaya başladı. İnekleri ve abileri gördüğünde abilerinin “Yağmur bahçenin boğazını kapat inek bahçeye geçmesin, koş” demesiyle Yağmur nefes nefese bahçenin boğazına doğru koşup, güçlükle de olsa boğaz kapısını kapattı. Eline de bir çubuk alıp kapının arka bahçe tarafında durdu. İnek kapalı boğazdan geçemeyeceğine göre Yağmur güvendeydi. İnek hem böğürüyor hem de koşarak yaklaşıyordu. İneğin bu hali Yağmur’a biraz korku, çokça heyecan aşıladı. Neyse ki inek bahçe boğazına değil de ahıra girmeyi tercih etti. 

              Sesleri duyan ablası da Ayşe ile birlikte evden dışarı çıkmıştı. Ayşe, “ben gidiyom, sen gelirsin” deyip evine doğru yürümeye başladı. Yağmur’un ablası da ahırın kapısını kapatıp “ben suya gidiyom, gelene kadar siz evdeki suyla ineği sulayın” deyince Yağmur da ablası ile gitmek istedi. Ablası “sen abinlerle kal, biz hemen gelücük; birazdan annem de gelür” deyince Yağmur ısrar etmedi. Ablası suya, Yağmur da yaptığı masayı abilerine göstermeye gitti. Eline kopan masa bacaklarını alıp, yapıştırmak için abilerinden yardım istedi. Küçük abisi masanın bacağını yapıştırıp yukarı mahallede neler yaptıklarını anlatırken, büyük abisi de ineği sulamaya gitti. Masanın işi bitince büyük abisinin inek için getirdiği sudan kalanla ellerinin çamurunu yıkadılar. Abileri acıktıklarını, ekmek alacaklarını söyleyip eve gittiler. Abilerinin eve gidişiyle Yağmur da yaptığı masayı gururlanarak, yüzünde bir gülümsemeyle şöyle bir süzdü. Eline alıp yola indi, bir an önce Ayşe, Zeliha yolda kimle karşılaşırsa eserini göstermek isteğiyle dolup taşarak neşe içinde yürümeye başladı. Zelihaların kapısına geldiğinde duyduğu minibüs sesiyle durakladı. Bu defa eve doğru koşmadı, temkinli davrandı ama Zeliha ablasına da seslenemedi. Minibüsün sesi gittikçe yaklaşıyordu. Sokak başında göründüğünde ise minibüs yoldaki çukurları geçerken daha bir yavaşlıyor, yolcu sayısının da kapasitenin üstünde olduğu her halinden belli, tıklım tıklım ilerliyordu. Minibüs bir çukur, bir çukur daha geçti ve evlerinin kapısında durdu. Yağmur’un gözleri parladı, tiz bir sevinç çığlığı attı. Minibüsün şoförü indi önce, sonra da arka kapısının açılmasıyla yorgun bir yüzle annesi göründü. Yağmur annesini görünce sevinç içinde koşmaya başladı. Sevinç, özlem, umut yüklü bir sesle “anne, anne” diye bağırmaya başladı. O sevinçle lastiğinin idarelik tutturulan dikişinin kopup ayağından çıktığını bile ayağına batan çakıl taşının verdiği acıya kadar fark etmedi. Son anda dengesini sağlayıp düşmekten kurtuldu. Koşmayı bıraktı, ayağının çıplak olduğunu görünce arkasına dönüp lastiğinin nerede kaldığına baktı. Birkaç metre gerisinde olduğunu görünce çakıl taşının battığı ayağına fazla yüklenmeden lastiğini alıp ayağına giydi. Ayağındaki acı ve annesinin dönüşü arasındaki duygu karmaşasıyla hızlı olmaya çalışarak, ama koşmadan minibüse yaklaştı. 

              Geçen sürede annesi pazardan aldıklarını şoförün de yardımıyla minibüsten indirmiş, abileri eve taşımaya bile başlamıştı. Yağmur sevinçle annesine sarıldı. Annesi de onu kucaklayıp öptükten sonra eve doğru yürüdüler. Yağmur elindeki çamurdan yaptığı masayı gösterip “ben yaptım” dedi. Annesinin fikrini söylemesini beklemeden gün içinde yaşadıklarını anlatmaya başladı. 

              Eve girdiklerinde abileri pazar poşetlerini açmaya bile başlamıştı. Abilerini öyle poşetlerin başında görünce Yağmur da poşetlere yaklaştı. Annesi “çocuklar siyah poşette Yağmur’un lastikleri var, verin bakalım kardeşinize” deyince, Yağmur sevinçli ve mutluydu. 

              Annesi dinlenmek için sedire uzandığında Yağmur’un ablası da mutfak kapısından içeri girdi. Annesine “hoş geldin” dedikten sonra elindeki bidonları bırakmak için uygun bir yer aradı, bulamayınca mutfak kapısının dışına bırakıp annesinin yanına gitti. 

              Yağmur’un lastiğini sonunda buldu abisi. Yağmur poşetinden çıkarmasına fırsat vermeden aldı elinden. Hızla kendi açtı. Ayağına giydiğinde zayıf bacaklarını birleştirip ayaklarını seyretti bir süre. Yürürken nasıl göründüğünü merak edip birkaç adım attı. Kafi gelince annesinin eve döndüğünden beri yüzünden hiç gitmeyen gülümsemesiyle anne ve ablasının yanına gitti. Ablası annesine gün içinde neler yaptıklarını, köyde ne olup bittiğini anlatıyordu. Annesi yanında yer açıp “gel kızım, şu koluna dizlerine bir bakayım” dedi. Yağmur dizlerini açtığında “artık kabuk bağlamış, yaralar acıyor mu?” dedi. Yağmur acımadığını söyleyip “lastiklerim” dedi. Ablası “hele biraz geri git de görelim” deyince, Yağmur heyecanla geriledi. Bacaklarını birleştirip merakla abla ve annesinin ne söyleyeceğini bekledi. “Çok güzel olmuş, yakışmış “dediklerinde ise mutlu bir şekilde abilerinin yanına, diğer poşetlerde neler olduğuna bakmaya gitti. 

              Kapılarında bir minibüs durup korna çaldı. Ablası camdan bakıp, küçük kardeşi Mustafa’ya “git bak, ne söylüyor Sefer emmim” dedi. Mustafa hızla çıktı. Kısa bir süre sonra da elinde bir ekmek torbası ve plastik topla geri döndü. “Minibüste unutmuşuk onları verdi” dedi. Ekmek torbasını masaya bırakıp topu dizinde, kafasında sektirmeye başladı. Buna abisinin de katılmasıyla annesinin sesi duyuldu. “İçerde top oynamak yok diye kaç kere söyledim. Akşama gadar top peşinde gezisunuz. Yetmi mu, bırakın şunu.”

              Annesinin sözüyle çaresiz bırakıldı top. O sırada Yağmur ekmek poşetindeki simitleri gösterip “Aba poşeti açamıyom, bana simit versene” dedi. 

              Gün böylece geceye döndü. Aynı coşku heyecan, mutluluk köyün birçok evinde de yaşandı. Yağmur iştahla yediği simidi, ayağından yatana kadar çıkarmadığı lastik ayakkabılarıyla günü coşku ve neşe içinde bitirdi. Uyku saati geldiğinde ise ablasını da “ben korkarım” diyerek arkasından sürükledi. Yatağa girmeden önce lastiklerini yan yana getirip gözünü açtığında hemen karşısında olacak şekilde odanın bir köşesine yerleştirdikten sonra minibüs sesiyle güne açtığı gözlerini sağanak bir yağmurla uykuya kapadı…

              2007

              Uşak Hapishanesi

 

Eylem BAŞ

Gebze Kadın Kapalı Hapishanesi

Gebze/KOCAELİ