YABANCILAŞMA
Ali Baba Arı
Kültür, sanat ve edebiyat temalı bir etkinlik/seminer olması nedeniyle, hayatımızın merkezinde yer alan, yaşamımızı derinden etkileyen, her yönüyle ve biçimleriyle bizi sömüren, kanımızı emen açgözlü kapitalizmle giriş yapmanın yerinde olacağını düşündüm. Basit bir açıklamayla onların neler olduğuna kısaca bakalım.
Kapitalizmin Sömürü Düzeni ve Günümüz Gerçekliği
Açgözlü kapitalizmin en temel özelliği ve varlık nedeni, her türlü sömürü yöntemine sahip olmasıdır. Bütün sömürü biçimleri onun tekelindedir... Her suyun başında, her köşe başında, neon ışıklarında sallanan bir model/manken edasıyla podyumda onu görüyoruz. Karşımızda pusuya yatmış KDV, ÖTV gibi etiketlerde duruyor... O, kana susamış bir vampir gibi kanımızı emiyor; gece gündüz demeden her işte bir sirk maymunu gibi karşımıza çıkıyor. O hiçbir sömürü türünden vazgeçmez, geri adım atmaz, asla müsamaha göstermez. "An" gelir, anasını boyar yeniden baharına pazarlar ve satar... Çalışan, üreten emekçi, yoksul, dar gelirli, fukara halkın gözünün yaşına bakmaz, herkese aynı tarifeyi uygular...
Kapitalist açgözlülüğün hüküm sürdüğü günümüz dünyasında; dijitalleşmenin yayıldığı, korku ve şiddet sarmalında kanlı savaşların sıradanlaştırıldığı bir zaman diliminde, insanın kendini var edebilmesi ve "özne" kalabilmesi gitgide zorlaşıyor. Egemen sınıf politikalarının antidemokratik olması; baskı, zulüm ve yasakların bu derece yoğunlaşmasına rağmen hâlâ cesur insanların tepki göstermesi, itirazda bulunması oldukça kıymetlidir. Bütün antidemokratik uygulamalara, hukuksuzluğa, korku, tehdit ve şantajlara rağmen alanlarda, meydanlarda, fabrikalarda, yer altı madenlerinde haksızlığa ve sömürüye karşı haykırmaları, çaba göstermeleri ve en önemlisi üretmeye devam etmeleri; sosyal ve toplumsal yaşam içindeki durağanlığı, suskunluğu kırmak adına kültür, sanat ve edebiyat cephesinde gösterilen bu duruş özellikle umut vericidir.
Korku Sarmalı ve Öznesizleşme
Uzunca bir süredir yaygınlaştırılan korku ve şiddet sarmalında "özne" kalabilmek için, öncelikle yaratılan güvensizlik bunalımı içinde debelenen topluma güvenli bir ortam sağlamak ve bunu yaşatmak gerekir. Elbette bu güvensiz ortamı yaratanlar gerici, despot, siyasi iktidar sahipleri ve egemen güçlerdir. Kapitalist ve emperyalistlerin egemen olduğu bu çağda —özellikle coğrafyamızda— bireysel ve kolektif baskı, sansür ve otosansür girdabında antidemokratik bir atmosfer yaratılmıştır. Sosyo-duyusal ve kültürel farklılıkların, küçük bir egemen azınlığın baskı aracına dönüştürüldüğü aşikârdır.
Yaratılan bu kasvetli atmosferde gerici, bağnaz ve içe kapanık despotlar, kendi konumlarını güçlendirmek için kapitalizmin kitle iletişim araçlarından en iyi şekilde yararlanmaktadır. Amaçları denetimi sağlamak, toplumsal ilişkileri yönetmek ve onları yönlendirmektir. Bunun için de birçok yöntem ve önlem kullanmaktadırlar.
Medya, Dijitalleşme ve İdeolojik İllüzyon
Örgütü oluşturan bireylerin kolektif olarak benimsedikleri ve bu uğurda mücadele ettikleri üst yapılar; hukuki, kültürel ve etik değerlerin toplamıdır. Kültür dünyamızda birey ve toplum psikolojisini duvara tosleten tüketim alışkanlıklarımız, politik ve sosyo-kültürel yönlerimizin etkisini göstermektedir. Facebook, YouTube, X (Twitter), Instagram gibi sosyal medya ağlarının kültür dünyamızdaki yeri, "sosyal medya hesabı olmayana kız verilmez" dedirten bir çağın ve zamanın ruhunu egemen kılmıştır.
Kapitalist rekabetin yarattığı gelişmeler doğrultusunda; insanın insanla, toplumun doğayla ve eşyayla olan ilişkisine geniş bir vizyondan bakıldığında durum netleşir. Din ile kapitalist sistem arasındaki gerilim; Allah ile kul, ezen ile ezilen, emek ile burjuvazi arasında bir çatışmaya dönüştürülmüştür. Dinlerin seküler/ortodoks versiyonları; otorite, rıza, kader, kaza, fetih, soygun, talan ve ganimet söylemleriyle ilahi dogmalara ve yozlaşmış, çürümüş, despotik monarşik akımlara dönüştürülmüştür. Bunun trajik boyutu ise "Yeşil Kuşak Projesi" adı altında uygulamaya sokulan "Ilımlı İslam Modeli" ile 21. yüzyılın ilk çeyreğinde Ortadoğu ve coğrafyamızda şeriatçı, din motifli Taliban, El-Kaide, DAİŞ gibi yapıların ortaya çıkmasıdır.
Din, Devlet ve Yabancılaşma İlişkisi
1789 Fransız Devrimi'yle doğan ulus-devlet ve laiklik anlayışı ile Rönesans dönemi din ve devlet işlerini birbirinden ayırıyor gibi görünse de, özellikle Ortadoğu ve coğrafyamızda din olgusu, siyasi iktidarlar için her zaman bir baskı aracı olarak kutsanmış ve kullanılmıştır. Etnik, dinî azınlıklar ve mezhepler üzerinde bir sömürü aracına dönüştürülmüştür.
Paranın ahlakıyla tanrısal ahlak el birliği yaparak, 7,5 milyarı aşkın dünya nüfusunun geleceği üzerinde bir rekabet yaratmış; insanı sömürerek, ezerek ve baskı altında tutarak küçültmüştür. Burada asıl olan; kâr, para, büyük mülkiyet ve sermaye dünyasında küresel imparatorluğa soyunmaktır. Tanrı'nın, devletin, eşyanın ve dijital dünyanın medya araçlarının efsunlu ve manipülatif etkisi altında yabancılaşma olgusunun çapı ve derinliği artmıştır.
Hayata asıl anlamını veren şey; nesnenin esaretinden kurtulmuş, bilinçli ve iradeli bir "özne" olarak etkin olmak ve sosyal devrime ulaşma hedefinde ısrar etmektir. Zamanın ruhsuzluğuna ve çoklu yabancılaşmaya karşı "özne" olabilmenin politik yetkinliğini vurgulamak, umutlu ve iyimser kalmamızı sağlayan en önemli etkendir.
"Nesneler dünyasının değer kazanması, insanların dünyasının değersizleşmesi ile orantılıdır."
— Karl Marx
Sınıfsal Hiyerarşi ve Bireysel Bunalım
Maddi hayatın sınıf eksenli üretimi zamanla belirginleşir; iktidar ve devlet biçimini alan egemen ilişkiler, inanç ve milliyetçi ideolojik kalıplarla pekiştirilir. Çocuk yaştan itibaren zihinsel gelişim sürecine zerk edilen inanç ve iman gibi soyut kavramlar, günümüzdeki yabancılaşma olgusuna zemin hazırlar. Bütün bunlar binlerce yıl içinde oluşmuş ve sürüp gelen bir tablodur.
Tüm paradoksal görünüşe karşın, sanıldığı gibi özgüvene değil, özgüven eksikliğine ve narsist yabancılaşmaya yeni özneler yaratılmaktadır. Bütün kişiliklerin temel dayanaklarının Tanrı'ya, devlete ve dijital dev şirketlere teslim edildiği kapitalist insan pazarında, kimin kimi hangi dozda kullandığı meselesi gün boyu karşımıza çıkar. Maddi hayatın sınıf eksenli üretimi, özel mülkiyet ve devlet yapısı ezeli ve ebedi sanıldığı oranda toplumsal yabancılaşma derinleşmektedir.
"İnsan Tanrı'ya ne kadar çok şey verirse, kendinde o kadar az şey kalır..."
— Karl Marx
Neo-Liberalizm, Tüketim Toplumu ve Tutsaklık
Kapitalizmin ekonomik alandaki küreselleşmesi ve neo-liberal politikaları, kutsalcı ve postmodern araçlarla büyük eşitsizlikler ve çaresiz insan dramları yaratmaktadır. İnanç, rıza ve tanrısal otoriteye bağlı biat kültürünü, kulluğu dayatan gerici ve despotik siyasi iktidar anlayışını hangi hoşgörüyle karşılamak gerekir?
Bilimsel bilgiyi geçelim, algısal bilgiyi dahi aşamayan indirgemeci entelektüel fukaralık, denetim dışı tekeller worldsünün kontrolünde tutsakların ruhuna ayna tutmaktadır. Coğrafyamızdaki milyonlarca insan, sermaye güdümlü devasa bir tüketim ve reklam dünyasında, tüketim endeksli popüler yabancılaşmanın girdabındadır. Kişinin kendi çıplak gerçekliği yerine dijital medya ağlarındaki hayal dünyasına sığınması, reel hayattaki kendisiyle dijital kimliği arasında derin bir yabancılaşma yaratmaktadır.
İnşaat taşeronluğundan müteahhitliğe, emlakçılığa gözünü diken özne profillerinin yabancılaşması; özel mülkiyet ve devlet aygıtına yabancılaşmanın kendisidir. Sınıfsal hiyerarşinin garantörü ve koruyucu muhafızı olan modern devlet, meşru görülen bir yabancılaşmanın abidesidir. Ordudan polise, maliyeden eğitime kadar uzanan hiyerarşik bir örgütlenmedir. Ezilenlerin emeğinin evrensel kurtuluşu için laikliğin sorgulanmasını ve savunulmasını üstlenmek, günümüz devrimci, demokrat, aydın ve yazarlarına düşmektedir.
Siyasi İktidar, Çürüme ve Toplumsal Tepki
İçinde yaşadığımız dünya ve coğrafyamızda siyasi atmosferin halka reva gördüğü zulüm, baskı ve korku iklimi; bireylerin psikolojik ruh haline doğrudan yansımaktadır. Geçim derdi, hayat pahalılığı, işsizlik, açlık ve yoksulluk toplumun dengesini bozmuş, ruh sağlığını duvara toslatmıştır. Toplumun büyük bir kısmı anti-depresan ilaçlar kullanmaktadır. Gerici siyasi iktidar topluma adeta bir deli gömleği giydirmek istemektedir.
Cinnet geçirmeler, toplu cinayetler, kadın ve çocuk katliamları her gün, her saat hayatın her alanında ve medyanın 3. sayfalarında karşımıza çıkmaktadır. Bütün bu baskı ve yasaklara rağmen susmayan, özellikle kadını hedefe koyan gerici anlayışa karşı isyan eden ve sokaklara çıkan kadınlar, kınama ve protesto eylemleriyle peçeleri söküp atmaktadır. Gerici ve bağnaz iktidarlar, kadını katı tanrısal buyruklar ve acımasız töreler kisvesi altında baskı altına alarak, onu sosyal ve toplumsal hayatın dışına itmek; eve hapsedilmiş, üretimden koparılmış bir mala/metaya dönüştürmek istemektedir.
Gelecek Tasavvuru ve Kolektif Mücadele
Napolyon'un deyimiyle: "Kılıç zoruyla birçok sorunun üstesinden gelebilirsiniz, anı kotarabilirsiniz; ama kılıçların üzerinde uzun süre oturamazsınız." Koltuğunu korumak için her türlü baskı, zulüm ve yasakları Demokles'in kılıcı gibi toplumun üzerinde sallandıranlar, otoritelleşmeyi meşrulaştıran kültürel ve dinsel dayanaklar yaratmaktadır.
Fanatik milliyetçilik ve dinsel bağnazlık üzerinden yürütülen "Tek dil, tek bayrak, tek vatan, tek millet, tek devlet" söylemleri doğrultusunda devlete ve ulus bekasına kutsallık atfedilirken; toplumsal çoğunluk açlığa, sefalete, işsizliğe ve yoksulluğa mahkûm edilmiştir.
"Din... Düşsel bir gerçekliktir. Henüz kendini bulmamış veya yeniden kaybetmiş insanın kendilik duygusu ve bilincidir. Dinsel sefalet hem gerçek sefaletin dile getirilişi hem de gerçek sefalete bir karşı çıkıştır. Din, baskı altındaki insanın iç çekişi, acımasız bir dünyayı sarmalayan yürektir. Halkın afyonudur!"
— Karl Marx
Etik çürüme ve yozlaşma sanıldığından çok daha derin ve boyutludur. Küresel ölçekte yaşanan ahlaki çürüme, cinsel şiddet ve tecavüz vakalarını üreten zihniyete sormak gerekir: Kadın, bu baskı ve sömürü cenderesinden kaç nesil sonra kurtulacaktır?
Bu soygun ve talan düzenine karşı dünyayı haydutların insafına bırakmamak gerekir. Her bir "özne"; politik ve örgütsel bir bilinç doğrultusunda, olayları tarihsel gelişim içinde, sınıfsal, toplumsal, ekonomik ve ekolojik bir temelde ele almalıdır. Ancak o zaman yolumuzu aydınlatanların anısına sahip çıkabilir ve hedefe ulaşabiliriz. Örgütlenmek ve kitleselleşmek için zaman henüz geç değildir.
Devrimci mücadelenin objektif ve subjektif koşulları mevcuttur; eksik olan şey doğru bir strateji, politik hamle ve öznelerin yüreğindeki o heyecan ve kararlılıktır. Yaratılan ekonomik çıkmaz, hak gaspları, antidemokratik uygulamalar, kayyumlar, seçilmişlerin hapsedilmesi ve hukuk felaketi karşısında iktidar halk nazarında kredisini tüketmiştir.
Gelecek için enseyi karartmamak gerekir. "Gün doğmadan neler doğar" ya da Che'nin dediği gibi: "Gerçekçi ol, imkânsızı iste!" Yeni bir kültürün ve geleceğin inşası yalnızca mümkün değil, tarihsel ve kaçınılmaz bir zorunluluktur. Eşitlikçi, özgürlükçü ve antikapitalist bir hat üzerinde, kolektif ve topyekün bir mücadele yürütmek tarihsel sorumluluğumuzdur.
"Ya hep beraber ya hiçbirimiz!"
15.06.2026
Ali Baba Arı / Tekirdağ Hapishanesi
Kaynakça:
Tarihi Katlin Hırkasında – Emre Erdal (Sancı Yayınları)