“Yazmak bana iyi geliyor. Sanatın sağaltıcı bir gücü olduğuna inanıyorum.”

Geçtiğimiz günlerde bir söyleşide rastladım söz konusu ifadeye. Daha önce de çok kereler buna benzer ifadelerle karşılaşmıştım.

En azından belli çevrelerde karşılığı olan bir yaklaşımdır: Sanatın iyileştirici olduğu kabul edilir. Öyle midir? Gerçekten sanat iyileştirici midir? Evrensel bir iyi, tüm insanlık için geçerli bir sağaltıcı var mıdır?

Bağlamından kopartılmış her türden soyutlama, öznelliğe düşme riskini içinde taşır. Örnek vermek gerekirse, sevdiğimiz bir müzikten ya da müzik parçasından, bırakalım kentli ya da köylü, burjuva, küçük burjuva ya da proleter ayrımını, aynı ev içinde birlikte yaşadığımız, aynı mücadeleye baş koyduğumuz biri bile pekala hoşlanmayabilir. Diyelim ki “free jazz” birine iyi gelirken en yakınındakine cızırtılı, mekanik bir kakofoni olarak çarpabilir. Aynı doğal ve kültürel ortamın içine doğmuş bir toplulukta “tulum” birine iyi gelirken ötekine kemençe sesi kapı gıcırtısı gibi gelebilir.

Bu iyi gelme ya da dinlediği ya da gördüğü bir sanat eserinden keyif alma meselesi, sıklıkla Marx’a atfedilen ifadeye göndermede bulunursak bütünüyle “neye göre eğitildiğinizle”, ses, yazı ya da görüntü olarak karşılaşılan şeyin hangi eksiği tamamladığıyla ilgilidir.

Şöyle de denilebilir: Bir şarkı ya da şiirin, karikatür ya da resmin, bir fotoğrafın sayısız seçenek arasından belirerek öne çıkması hangi duygusal ya da politik ihtiyaca karşılık düştüğüyle, yaraysa söz konusu olan onu nasıl sarıp sarmaladığıyla, neye merhem olduğuyla bağıntılıdır.

***

Yukarıdaki cümlelerle başlayan bir yazı yazmayı tasarlamamıştım aslında. Yakın zamanlarda katıldığım üç ayrı etkinlik, oralarda görüp gözlemlediklerim, beni bu noktalarda bazı şeyleri yeniden düşünmeye, bağlantısallık ve kıyaslama üzerinden yazmaya yöneltti.

Sözünü ettiğim üç ayrı etkinliğin ortak noktası sanatsal üretim ve siyasetti.

İlk etkinlik geçtiğimiz günlerde “Görülmüştür Kolektifi” ile “Görüşeceğiz Kolektifi”nin BEKSAV’ın ev sahipliğinde gerçekleştirdikleri “100 Tutsak 100 Hapishane Sonsuz Edebiyat” başlıklı kitap sergisi ve söyleşisiydi. Mekân eski, tarihî bir köşkün bahçesiydi. İplere dizilmiş çıktılarda tutsakların çizdiği karikatürler yer alıyordu. Arkada uzunca bir tezgâhta çoğu müebbete mahkûm edilmiş 100 tutsak tarafından yazılmış olan 100 kitap vardı. Onun önündeki küçük masalarda kartpostallar ve cezaevinde, yoksunluk koşullarında elle yapılmış/yayımlanmış dergiler sıralanmıştı. Katılımcılar beşli altılı gruplar halinde bahçeye dağılmışlardı. Kimin konuşmacı kimin içerdekiler adına imzacı/ yazar olduğu belli değildi. Daha sonra etkinlik başladığında da zorunlu kürsü düzenini saymazsak eğer bu “mesafesizlik hâli” devam etti. İçerdeki tutsaklar adına kitaplar imzalandı, söyleşildi. Sahne düzeni yoktu. Olasılıkla konuşmacıların izleyici olarak gelmiş olanlarla bir olması amaçlanmıştı ya da kendiliğinden böyle bir durum ortaya çıkmıştı. Sağımda oturan konuşmacı özel olarak anons edilmedi, alkış da talep edilmedi: 30 yıl hapishanede yatmış, birkaç ay önce tahliye olmuştu. Masaya, kendisine ayrılan yere oturduktan sonra hakkında kısa bir bilgi verildi. “Mahsus mahal”den çıkmadan bir ay önce kitabı yayımlanmıştı. Hep yazmış ama çoğu kez —yasaklar nedeniyle— yazdıklarını dergilerde yayımlandığı hâliyle görememişti. Hapishanede yazmanın nasıl bir şey olduğunu, içerideki tutsağın yazıyla olan ilişkisini, masasız kâğıtsız ortamlarda yazı kurgulamanın zorluklarını, şikayet etmeden, süslemeye kaçmadan, olabildiğince yalın, akıcı bir dille anlattı.

İkinci etkinlik Maltepe Mimarlar Odası’nın “fotoğraf okuma üzerine” düzenlediği bir söyleşiydi. Katılımcılar arasında Maltepe Forumu bileşenleri de vardı. Etkinlik siyah beyazdı. Söyleşinin çağrılısı belli ki kendi alanında bilinen bir şahsiyetti. Tanımıyordum, olasılıkla o da birkaç gün önce gittiğim etkinlikte derme çatma masalar üzerine dağılmış kitap ve resimlerin yazar ve çizerlerinin hiçbirini tanımıyordu. Kendi kişisel aile öyküsünü de içeren ama toplumsal olanla bağıntılı bir iç sürgün öyküsünü, doğup büyüdüğü köyden kesitler sunan fotoğraflar eşliğinde anlattı. Köyün zaman içindeki değişimini sergileyen ekolojik felaketle ilgili kareler çarpıcıydı. Teknik aksaklık giderildikten sonra devam eden sunumda yer alan göçerlerin hayatına dair fotoğraflar John Berger ve Susan Sontag’ın anlatılarına göndermeler içeriyordu.

Üçüncü etkinlik Kartal Belediyesi tarafından düzenlenen bir “şiir söyleşisi”ydi. Sunucu popüler tonlu bir sunuş dili üzerinden alkış(lar) beklentili bir vurguyla konuşmacıları sahneye çağırdı. Sahne kurulumuna etki etmiş popülerlik imgesi —dar bir çevrenin bilgisiyle sınırlı olsa da— izleyiciler arasındaki bildik isimlerin işaret edilmesiyle devam etti. Usta çırak ilişkisi, el alıp vermeler, kimin nerde nasıl tanıştığıyla, sanatın titanlarını üreten dergilere methiye ve ismi bir baş işaretiyle birlikte zikredilen kişinin önemine vurgu koyan karşılıklı selam göndermelerle söyleşi tamamlandı. Dinleyici bölümündeki sandalyelerden yarısından fazlası boştu. Her birine belediye tarafından finanse edilen kültür sanat dergisinin geçmiş yıllarda çıkmış sayılarından bir nüsha bırakılmıştı. Benim önümdeki sandalyelerdeki dergilerden birinin dosya konusu Cemal Süreya, diğerininki “Sanat ve İktidar”dı. Neydi beni rahatsız eden? İçinde bağlantılı bağlantısız devrim geçen onca cümleye rağmen bir türlü kürsüyle irtibatlanamamıştım. Evet kürsü! İzleyiciyle bağ oluşturmak için atılan onca lafa, ilişkilenme çabasına rağmen hissedilen “mesafe”nin kaynağı kürsüydü. Kürsünün yükledikleri ve kürsüye, kürsüdeki konuşmacıya yüklenen anlamdı. Şiir değildi konuşulan, öne çıkan şey şiirin kimi ne zaman nasıl payelendirdiğiydi. Üretenle üretilenin muhatabı okuyucu arasında açık bir mesafe, ilgi azalması ve kopukluk vardı ama yokmuş gibi yapılıyordu. Ekonomik durumun getirdiği kısıtın ötesinde nedenlerle açıklanması gereken bu durum bir tür yabancılaşmaydı ve esasen “siyaset”in ürettiği bir şeydi. Katılımcı siyasetin olmadığı, eksik yetersiz olduğu bir ortamda sanatsal üretim de  çoğalma imkân ve araçlarından yoksun kalıyor, buluşulması amaçlanan kesimlerin ilgisine mazhar olamıyordu. Bir tür “poplaşma”yı teşvik eden “satışa endeksli” imza günleri de onca duyuru ve çabaya rağmen zevahiri kurtarmaya yetmiyor, sanatın ıssızlaştığı bir ortamda imza masaları da ıssızlaşıyordu.

***

Issızlık bir mesafedir, yabancılaşmadır. Bugün sol cenah tarafından gerçekleştirilen hemen her işte gözlemlenebilecek tenhalık, aynı mahalleye mensup aydın ve sanatçıların birbirini görmezden gelmesinden çok —ki böyle bir gerçeklik vardır— okuyucu ve izleyicinin mecalsizliği, isteksizliğiyle ilgilidir. Yasakların çekilmez hale getirdiği bir hayat yaşanmaktadır. Panel, konferans ya da kültürel bir etkinlikte olması istenen ama orada olmayan “özne”, ihtimaldir ki itiraz geliştirilmediği takdirde işin sonunun nereye varacağını bilmektedir. Ancak siyasetin çoğullaşamadığı bir ortamda sanatla kurulan ilişki biçiminin pansumandan öteye geçmediğini deneyimlediği için de gönülsüz davranmakta, olasılıkla siyasî içerikli çağrılara da benzer nedenlerle mesafeli durmakta, katılım göstermekten imtina etmektedir.

Mesafeler...

İlk etkinlikte yazar arkadaşlardan biri sanatçılar arasındaki uzaklıktan, yabancılaşmadan söz etmişti. Yabancılaşma, kapitalizmin sonsuz biçimde yineleyerek ürettiği, hayatın her alanında gözlemlenebilecek bir ilişki biçimidir. Mesafe yabancılaşmayı çoğaltır, yabancılaşma mesafeyi. Sosyalizm düşüncesini savunanların, karşı oldukları ideolojinin temel argümanlarından biri olan yabancılaşmayla ilişkili olarak anılmaları düşündürücüdür.

Sanat ile yabancılaşma arasındaki ilişki münbit, üretken bir ilişkidir aslında. Yazıyla, müzikle ya da plastik sanatlar aracılığıyla sanat yabancılaşmayı anlatmıştır ama o kadar. Sanat yapıtının insan ilişkilerindeki yabancılaşmayı anlatması çoğu kez bir şeyi değiştirmez. Yabancılaşmayı ortadan kaldıracak olan siyasettir. Sol cenahtaki sanatçıların birbiriyle mesafeli olmasının nedeni de siyasettir. Uca çekerek sosyalistler arası bir yabancılaşmadan söz edeceksek eğer onun da nedeni sakatlanmış siyasettir ki değişik kereler de ifade ettiğimiz gibi, benmerkezci, hegemonik, sol içi rekabeti olumlayan, dolayısıyla mesafeleri çoğaltan bu anlayış her türden yabancılaşmanın da müsebbibidir.

Peki! Ya üç etkinlik arasındaki mesafe!

Her biri kendi çeperiyle sınırlı ve diğerinden habersiz olduğuna göre, ayrıca bir söz etmeye, vurgu koymaya gerek var mı?

İlişkili İçerik