SİHİRLİ ADA / SARMAŞIKLAR ADASI
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, sen babanın beşiğinde tıngır mıngır sallanırken, çok uzak diyarların birinde bir krallık varmış. Bu krallığın çevresi denizlerle çevriliymiş, bazen de dağlarla, ormanlarla. Çünkü ada sihirliymiş ve ada halkı seyahat etmeyi çok seviyormuş. Ama çok eskiden; sıradan, bitki bile yetişmeyen, küçük ada olarak anılırmış. Adaya gelen korsanlar ne hazine ne de kıymetli bir şey bulamayınca evlere zarar veriyorlarmış.
Günlerden bir gün Kraliçe, ikizlere hamile kalmış. Doğum sırasında her yeri öyle yoğun sis sarmış ki, herkes çok korkmuş. İkizler doğduğunda Kral ve Kraliçe korkuyla bebelerini kucaklarına alıp, sımsıkı kucaklamış, neler olduğunu anlamaya çalışmışlar. Kral yeni doğum yapan Kraliçe’ye de sarılıp hem Kraliçe için hem de ikizler için endişesini azaltmaya çalışıyormuş. İkizler ise gözlerini açıp, birbirlerine gülerek el ele tutuşmuşlar. Şaşkınlıkla onları izleyen Kral, Kraliçe ve aileleri, ikizlerin gülerek ele ele tutuştuklarını, sonrasında sisin yok olduğunu görmüşler. Adanın içindeki sis, yok denecek kadar azalsa da çevresini kaplayan yoğunluğu hiç kaybolmamış. Bu sayede bir daha istenmeyen misafirler, korsanlar gelememiş. Çünkü adayı kimse göremiyormuş.
İkizler, Ada ve Asya’nın gelişiyle ot bitmeyen adanın her yeri çiçeklerle kaplanmaya başlamış. Çok kısa zamanda kendiliğinden çıkan fideler, ağaç olup, ağaçlar birbirinden lezzetli, değişik meyvelerle dolmuş. Ada halkı çok şaşırsa da durumdan oldukça memnunlarmış. Hayatlarının tamamen değiştiğinden habersizlermiş.
Günlerden bir gün, Ada ve Asya ada halkını, özellikle de anne-babasını çok korkutmuş. Kral ve Kraliçe, günlük işleriyle uğraşıyorlarmış. İçeri birden fırıncı Adel girmiş: “Hemen dışarı gelin!” der demez, panikle dışarı fırlamış. Kral ve Kraliçe korkuyla Adel’in peşinden meydana doğru gitmişler. Adel, korkuyla yukarıyı gösterince, Kral ve Kraliçe’den istemsiz bir çığlık duyulmuş. Sakinleşmeye çalışan anne-baba, nasıl uçtuklarını anlamaya çalışmış.
İkizlerin ellerinde tuttukları çarşafları tanımışlar. Biri kendilerinin, diğeri de ikizlerinmiş. Ama nasıl uçtuklarını hala tam anlayamamışlar. Rüzgar, sanki uçurmak için özellikle böyle esiyormuş. Tüm ada halkı meydana toplanmış, korku içinde onları izliyormuş. İkizler gökyüzünde mutluluk çığlıkları atarak, keyifle uçuyormuş. Aşağıdakilerin çok korktuklarını anlayınca, yavaş yavaş yere süzülmüşler. Onlar uçmanın etkisiyle hala gülerken, tüm ada halkının eli belinde, kızgın kızgın onlara baktığını görünce, işin ciddiyetini anlamışlar.
Bu olaydan yıllar sonra ada halkı, yerin sarsıldığını hissetmiş. Herkes panikle meydanda toplanıp, birbirlerine neler olduğunu soruyormuş. Ada ve Asya ise yerlerinde duramıyor, kahkahalar atarak zıplayıp, bağırıyormuş. “Hareket ediyoruz sanki, sarsılıyoruz.” Başka biri “Deprem oluyor” diye bağırmış. İnsanlar panikle “Neler oluyor?” çığlıkları atıyormuş. İkizler de mutluluk çığlıkları, alkış, el çırparak birbirlerinin ve ailelerinin çevresinde koşturarak “Evet, evet hareket ediyoruz” diye bağırmışlar. Herkes sanki buz kesilmiş. Ortalığı sadece ikizlerin sevinç çığlığı kaplıyormuş. Birden “Nasıl olur, denize gömüleceğiz. Korkunç bu. ÖLECEĞİZ.” bağrışları, çığlıkları ile panik artmış. Kraliçe “Her şey yolunda. Lütfen bizi dinleyin. Korkacak bir şey yok. Yüzen bir gemi gibiyiz diye düşünün. Batmayacağız, inanın bize.” demiş. Ama içinden de “umarım” diye düşünüyormuş. Herkes dikkatle büyük saygı duydukları ve sevdikleri Kraliçe ve Kral’a bakmış. Kraliçe’nin gülümsemesiyle sakinleşseler de heyecan ve şaşkınlıkları sürmüş. Kraliçe “Ada ve Asya’yı sizler de tanıyorsunuz. Özel olduklarını, bazı sihirli güçleri olduğunu doğduklarından beri biliyoruz. Şimdi de çok sıkılmış, her birlikte gezintiye çıkmak istemişler” diyerek gülümsemiş. Herkes başını ikizlere çevirmiş. İkizler el ele tutuşmuş, kahkaha ve mutluluk çığlıklarıyla dönüp duruyorlarmış. Onları öyle gören halkın da korkusu geçmiş. Coşkuyla birbirlerine sarılıp, kahkahalar atarak, durumun keyfini çıkartmaya bakmışlar.
Günler, haftalar, aylar sonra yavaş yavaş yüzerek ilerleyen ada, birdenbire durmuş. Karşılarında kocaman sarmaşıklar ve ağaçlarla kaplı, muhteşem güzellikte bir ada belirmiş. Tabii ki Ada ve Asya çoktan inmeye hazır, mutlulukla, sarmaşıklarla dolu adaya el sallıyorlarmış. Birdenbire sarmaşıklar hareket ederek, iki adayı birbirine bağlamış. Kocaman yapraklı; sarı, mavi, kırmızı… Her renkten çiçeklerle süslenmiş sarmaşıklar, sanki misafirlere geçit töreni hazırlamış. Herkes tedirgin, adayı incelemeye başladığında; ikizler, sarmaşıkları nazikçe severek, çiçekleri koklayıp öpücükler kondurarak, sarmaşıklardan oluşan köprüden ilerlemiş. İkizlerin dokunduğu, sevdiği çiçekler, sarmaşıklar, kendilerini sevdirmek ister gibi onlara doğru eğiliyor, onların dokunuşlarından sonra sanki biraz daha büyüyüp renkleri daha da canlanıyormuş. Bu manzara karşısında heyecanlanan halk da, sarmaşıklara ve çiçeklere dokunarak köprüden ilerlemişler. Bazı çiçekler, onlar koklasın diye, o kadar hareketlenmiş ki burunlarının içine girmiş. Hapşırıkları kahkahalar izlemiş. Geçitten ilerleyenler, ikizleri garip yaratıkların yanında görmüş. Asya ve Ada’yı takip eden Kral ve Kraliçe, korkudan el ele tutuşmuş, sakin görünmeye çalışarak, gülümsüyorlarmış. Kral yürürken Kraliçe’nin kulağına “Çocuklarımız en sonunda korkudan bizi öldürecekler” diye fısıldamış. Kraliçe “Sanırım haklısın.” diye katılmadan edememiş. Köprünün sonunda hep birlikte, ikizlerin yanında durmuşlar. Büyülü yaratıklar, hep birlikte “HOŞGELDİNİZ” demiş. Ellerinde olmadan, geriye doğru sıçramışlar. Tanışmak için ilk önce sarmaşık cini, bir adım öne çıkmış. Kafası büyük bir yaprak, gövdesi ise sarmaşıklardan oluşuyormuş. Elleri ve ayakları bile sarmaşıklardanmış. “Ben sarmaşık ciniyim. Adım Ciel.”. Sonra sözü, toprak cini Tora almış. Tora’nın kahverengi bedeni, al al tombik yanakları, gözlerinin kocaman yeşili parlıyormuş. Şapkası ve eldivenlerinin yeşiliyle çok şirinmiş. Kendini tanıttıktan sonra ağaç cini Lizge’ye bakmışlar. Lizge, ince dal parçası gibi görünmesine karşın yaprakları ışıl ışıl parlıyormuş. Gövdesi ise ipek gibi pürüzsüz görünüyormuş. Gözlerin almaktan zorlandığı bir güzelliği, duruluğu, bazılarının ağzının açık kalmasına neden olmuş. Sesinin ise herkesi sımsıcak kucaklayan samimi bir tınısı varmış. “Hoş geldiniz dostlarım. Bizleri ziyaretinizle onurlandırdınız.” diyerek hafif bir reverans yapmış. Sihirli Ada halkı da büyülenmiş gibi gülümseyerek, hafifçe eğilip saygılarını sunmuş. Bu karşılaşma iki ada halkının dostluklarının başlangıcı olmuş. Sonraki yıllarda sabırsızlıkla baharın gelişini beklemişler. Adaları, Sarmaşık Adası’na doğru hareket etmeye başladığında, meydanda toplanıyor, günler süren şenliklerle kutluyorlarmış.
Sarmaşıklar adasında tüm diyar, derin uykusundan uyandığında her yer rengarenk çiçeklerle, sarmaşıklarla kaplanmış. Ta ki tüm ağaçlar yaprakların yeşili, çiçeklerin ala renkleriyle bezenene kadar. Her gelişlerinde ilk töreni aratmayan karşılamalar devam etmiş. Ama artık, dostların kavuşması heyecanını taşıyormuş.
Sihirli Ada halkı zamanlarını, bir sarmaşıktan başka bir sarmaşığa atlayarak, dev yaprakları paraşüt gibi kullanarak, sarmaşık salıncaklarda en yükseğe ulaşmaya çalışarak, oyunlar oynayarak geçirirlermiş. Kocaman menekşelerden yumuşacık kadife yataklarda uyur, dev yapraklardaki birikmiş yağmur sularının içine atlayıp yıkanırlarmış.
Dostlarını her bahar heyecanla bekleyen sarmaşıklar diyarı cinleri, bir yandan misafirleriyle oynayıp eğlenirken, bir yandan da görevlerini ihmal etmezmiş. Hastalanmış çiçekleri, solan ya da daha fazla uzamak istemeyen sarmaşıkları dinler, muayene eder, neleri olduğunu bulduklarında da tedavi ederlermiş. Sarmaşık cinlerinin görevi bu kadar değilmiş. Bir yandan da genç cinleri göreve hazırlamak için eğitirlermiş. Misafirlerin de katıldığı bir eğitim çalışması sırasında, en sevdiği şey toprağı kazmak olan Tora, dersin en kritik anında, Ciel’in tam önünde yerden fırlayarak çıkmış. Ciel, dengesini kaybedip yere poposunun üstüne düşmüş. Şaşkınlıkları geçen genç cinler ve misafirler kendilerini tutamayarak kahkahalara boğulmuş. Tora reverans yaparak sevimli olsa da Ciel’den kaçamamış. Tam toprağı kazıp kaçacakken Ciel, Tora’nın dışarıda kalan bacağından yakalamış. Tora, ortalığı karıştırmayı, her yeri kazmayı, eğlenmeyi çok sevse de, Ciel’e yakalanmaması gerektiğini iyi biliyormuş. Neyse ki Lizge araya girmiş. Lizge’nin yatıştırıcı sesiyle Ciel’in kızgınlığı geçmiş. Yine de Tora’nın ceza almasında ısrarcı olmuş. Tora’ya, Yüce Sarmaşıkların yapraklarını parlatma cezası verilmiş. Başı önde yukarıya, Yüce Sarmaşıklara doğru yola koyulmuş. Arkasından bakan Ciel’in keyfi yerine gelmiş. Herkesin bildiği gibi bunu zaten sarmaşık cinler, her gün sihirle yapıyormuş. Ama Tora, çalışmayı sevmediği için, ona böyle angaryalar yaratmak, cinleri eğlendiriyormuş. Bunu Tora da biliyormuş, ama elden ne gelirmiş.
Dersten sonra ikizler de Yüce Sarmaşıkların yanına gitmiş. En yaşlısı Ozi ile sohbet etmeyi, onun bilgeliğinden yararlanmayı çok seviyorlarmış. Ayrıca en uzun sarmaşık da oymuş. Ozi de çocukları çok seviyor, tırmanmalarından hoşlanıyormuş. Tam sohbete başlamışlar ki, Ozi birden garipleşmiş. İkizlerin kulakları, rüzgarın sesi gibi gelen konuşmaya artık aşinaymış. Neler olduğunu, Ozi’nin diğer sarmaşıklarla ve cinlerle ne konuştuğunu anlamaya çalışmış. “Birileri, yeni misafirler mi geliyor?” Ada ve Asya heyecanla Ozi’ye neler olduğunu sormuş. Ozi de ikizlere yukarı çıkmalarını söylemiş. İkizler, hızla en tepeye kadar tırmanıp, adaya doğru gelen gemiyi görmüşler.
Bu arada yaprakları parlatmakla uğraşan Tora, hemen öteki cinlere haber vermek için toprağa iki eliyle, tüm gücünü kullanarak vurmuş. Herkesin hissedeceği mesajı göndermiş. Sonra bir uğuldama yükselmiş. Ağaçların yapraklarının hışırtısı da onlara eşlik etmiş. Ada ve Asya, aşağı indiğinde tüm cinler çoktan toplanmış, hatta Kral ve Kraliçe bile gelmiş, Ozi’nin ne söyleyeceğini bekliyormuş. Ozi bekletmeden “Sevgili dostlarım, Sihirli Ada halkını nasıl karşıladıysak, yeni dostlarımızı da öyle karşılamalı, sevgimizi göstermeliyiz. Çok uzak diyarlardan geliyorlar. Herkes gülümseyerek hemen işe koyulmuş. Sihirli Adalılar ise endişeliymiş.
Sihirli Ada halkı, karşılama töreni için alana gittiklerinde her şey hazırmış. Tüm gösterişiyle sarmaşıklar, bir sanatçının el işçiliğinden daha eşsiz güzellikte bir köprü oluşturmuş, renkleriyle değişik desenler oluşturan çiçekler, çeşitliliğiyle de etkileyiciymişler. Gemiden inen yolcular, gördükleri güzellik karşısında büyülenmişler. Sihirli Ada halkı onları çok iyi anlıyormuş.
Köprünün önünde, muhafız oldukları anlaşılan kılıçlı insanlar varmış. Arkalarında Kral, onun arkasında ise on yaşlarında, siyah saçları, kocaman bal rengi gözleri olan çok güzel bir kız varmış. Çiçekleri severek, etrafına gülümseyerek ilerliyormuş. Köprünün sonunda cinler hep birlikte “Adamıza HOŞ GELDİNİZ” diyerek misafirleri karşılamış. Kral, esmer 50 yaşlarında görünüyormuş. Cinler kendilerini tanıttıktan sonra, Kral Aşir kendini ve kızı Simra’yı tanıtmış. Ayrıca yeğeninin, hala gemide hasta yattığını söylemiş. Birdenbire ateşlenen, ne yaparlarsa yapsınlar ateşi geçmeyen Yuri için yardım istemiş. Cinler, hemen aralarında konuşmaya başlamış. Kısa bir diyaloğun ardından Lizge, Kral Aşir’e dönüp, Yuri’yi getirmelerini istemiş. Kral muhafızlara eliyle bir işaret yapmış. Muhafızlar hemen gemiye giderek, sedyede bir çocukla gelmiş. Çocuk, yüzü ateşten kıpkırmızı, sayıklayıp duruyormuş. Cinler hemen çocuğun üstündeki örtüleri kaldırmış. Kral müdahale ederek “Üşüyor, örtüleri almayın üstünden” deyince Lizge, “ateşi var, serinletmemiz gerekiyor, çok tehlikeli” demiş. Kral geriye çekilerek, cinlerin sözlerinden, davranışlarından ne yaptıklarını bildiklerini anlamış. Lizge, Yuri’nin nefes alış-verişlerini dinlemiş. Onu soyup, tüm vücudunu incelemiş. Yaprak elleriyle vücudunu taramış. Muayene bitince Kral’a, Yuri’nin ateş yüzünden çok zayıf düştüğünü, ateşini düşürmeye çalışacaklarını söylemiş. Kral, teşekkür ederek “iyileşecek mi?” diye sormuş. Lizge “Evet, ama acele etmemiz gerekiyor.” demiş. Hemen sedyeyi cinlerle birlikte taşıyarak, Yüce Sarmaşıklar bölgesine götürmüşler. Toprağa yatırıp tüm vücuduna hazırladıkları çamurları sürmüşler. Çamur, birkaç saat üzerinde kalmış. Sonra yıkamışlar. Bu sefer de çiçek ve yapraklardan oluşan karışımı sürmüşler. Birkaç saat sonra Yuri’yi yine yıkamışlar. Aynı karışımı tekrar sürmüşler. Ateşi iyiden iyiye düşmeye başlamış. Artık sayıklamıyormuş. Lizge, kendi çiçeklerinden ve Ozi’nin yapraklarından hazırladığı ilacı, damla damla içirmiş. Bu, iki gün iki gece böyle devam etmiş.
Simra ise ilk günden beri ikizlerle oyunlar oynamaya, onlarla arkadaşlık etmeye başlamış. Ada ve Asya, Kral’ın kızını sevmişler. Ama Simra’da onları rahatsız eden bir şeyler hissediyorlarmış. Ne olduğunu zamanla anlamışlar. Simra, kuzeninin bir kaplanla dövüşürken, kaplanın onu ısırdığını, Yuri’yi zor kurtardıklarını heyecanla anlatmış. Ama Lizge, sadece üşüttüğünü, bağışıklığını virüslerin zayıflattığını, bu nedenle hastalandığını söylemiş. Bunu Simra’ya anlattıklarında, Lizge’nin yalan söylediğini, gerçeği sakladığını iddia etmiş. Ada ve Asya, Simra’yı üzmemek için üstelememişler, ama ondan gittikçe uzaklaşmışlar. Çünkü yalanlarının sonu gelmiyormuş. Bir gün annesinin bir kazada öldüğünü bile söylemiş. Oysa Kral, herkesin önünde, eşinin uzun seyahatlere çıkmayı sevmediği için gelmediğini anlatmıştı.
Simra, söylediği yalanlarla karşısındakini kandırdığını zannediyormuş. Ondan gittikçe uzaklaşmalarının, oyun bile oynamak istememelerinin nedenini anlamamış gibi davranıyormuş. Zaman geçtikçe Ada ve Asya’nın Simra’ya güveni hiç kalmamış. Asya, bir gün Ada’ya “Biz aptal değiliz, cinler de değil. Neden Simra bize aptalmışız gibi davranıyor? Niye sürekli yalan söyleyerek hakaret ediyor, Ada?” diye sormuş. Ada ise neden böyle davrandığını anlamadığını söylemiş. İkisi de üzgünmüş. Oysaki ne güzel gülüp eğleniyor, oyunlar oynuyorlarmış. Ama artık onunla konuşmak bile istemiyorlarmış.
Simra ise niye ondan kaçtıklarını anlamamış. Onu daha çok sevsinler, daha çok ilgilensinler diye ne kadar uğraşmış. Üstelik bunu bilemezlermiş. Ondan uzak durmalarına öfkelenen Simra, Kral’a giderek ikizleri şikayet etmiş. İkizlerle oyun oynamak istemediği halde zorla oynattıklarını, sonra onu ittiklerinde düşüp bileğini kırdığını söylediğinde, hüngür hüngür de ağlıyormuş. Kızının yalan söylediğini aklından geçirmeyen Kral Aşir, kızının ayağındaki sargıyı görünce çok öfkelenmiş. Kızına kimse böyle davranamaz, onu böyle üzemezmiş. Kral, muhafızlarına gece yarısı ikizleri gizlice getirmelerini istemiş. Bunu duyan Simra gülümsüyormuş. Bu arada Yuri tamamen iyileşmiş, günlerini ikizlerle ve cinlerle oyunlar oynayarak geçiriyormuş.
Kral Aşir, gece yarısı olduğunda, cinlerin yanına gidip, artık yola çıkması gerektiğini söylemiş. Misafirperverlikleri, en önemlisi de Yuri’yi iyileştirdikleri için teşekkür etmiş. Cinler “Bizim için şerefti. Sizi tanıdığımız için çok mutluyuz. Her zaman bekleriz.” diyerek küçük bir törenle uğurlamak zorunda kaldıklarına üzülmüşler.
Sabah olduğunda Kral ve Kraliçe, ikizleri hiçbir yerde bulamamış. Her yeri aramışlar ama yoklarmış. Cinlere haber vermişler. Tüm adayı bir uğultu sarmış. Herkes ikizleri arıyormuş, ama bir iz bile bulamamışlar.
Ailelerinden bir şey saklamayan ikizler, Simra’nın ne kadar çok yalan söylediğini, güvenilmez olduğunu söylemişler. Kral ve Kraliçe, çocuklarının Kral Aşir’in gemisinde olduklarını anlamışlar. Cinler peşlerinden gitmek için yapraklar ve sarmaşıklardan bir gemi yapmış. Çünkü Sihirli Ada’ya gidemezlermiş. Ada ikizler olmadan sıradan bir adaymış.
Cinler, Kral ve Kraliçe ile birkaç kişi daha öğlen olmadan Kral Aşir’in peşine düşmüşler.
İkizler ise uykudan uyanmış, çevrelerine bakarak neler olduğunu anlamaya çalışıyorlarmış. Simra, yanlarına gitmiş. Onu ittikleri için bileğini burktuğunu, babasının da onları cezalandırmak için kaçırdığını söylemiş. Asya dayanamayarak “Bir yalan daha mı? Sürekli yalan söylüyorsun. Babanı şimdilik kandırmış olabilirsin, ama gerçeği eninde sonunda öğrenecek. O zaman ne yapacaksın? Ailen bile senden utanacak. Sen çok kötü, çirkin birisin. Hiç dostun, arkadaşın olmayacak. Duyuyor musun Simra, hiç arkadaşın olmayacak, kimse sana güvenemediği için seni sevmeyecek.” Simra “Hayır, ben çirkin değilim, güzelim. Ailem de ben ne dersem ona inanır, size değil” demiş. Ada “Simra, yaptığın kötülüklerin bedelini mutlaka ödersin. Sen de ödeyeceksin. Bizi ailemizden kopardın, çok kötüsün. Yalanlarının çevrendekilere zarar verdiğini görmüyor musun? Bizi ailemize götür. Simra, duymuyor musun?” Asya “Ben annemi, babamı istiyorum Ada, onları çok özledim” diyerek Ada’ya sarılmış. İkizler, birbirlerine sarılarak ağlamaya başlamışlar. Bu ikizlerin ilk ağlayışlarıymış ve gökyüzü birdenbire kararmış, şimşekler çakmış. Durgun deniz kabardıkça kabarmış. Dalgaların boyu üç dört metre derken yedi, on metreyi kısa zamanda da, yirmi metreyi aşmış. Gemi, fırtınanın tam ortasında bir o yana, bir bu yana sallanmış. İkizlerin ağlamaları şiddetlendikçe, gökyüzü zifiri karanlığa bürünmüş. Tam tepelerinde şiddeti gittikçe artan şimşekler, yıldırımlar karanlığı aydınlatıyormuş. Ama gördükleri yirmi metreyi aşan dev dalgalarmış. Dalgalara dayanamayan gemi, artık çatırdamaya başlamış. Korkudan bayılanlar, hüngür hüngür ağlayıp af dileyenlerin sesi bile duyulmamış. Gemi alabora olmak üzereyken, ikizler birinin onlara seslendiğini duymuş. Yuri, kapılarını açmış, onlara sesini duyurmak için bağırıyormuş. İkizler, Yuri’ye tedirgin bakmışlar. Yuri “Özür dilerim, lütfen gemi parçalanacak, durdurun fırtınayı, sizi buradan kurtaracağım, söz” demiş. Ada ve Asya biraz sakinleşmişler, ama onun da yalan söylediğini düşünmüşler. Yuri, inanmaları için çok uğraşmış. İkizler güvenmeseler de onu takip ederek güverteye çıkmış, fırtına gittikçe sakinleşmiş, dalgaların boyu küçüldükçe küçülmüş. Güvertedeki sandalı denize indirecekleri vakit, Simra onları görmüş. Bağırıp yakalanmalarını istemiş. Yuri engel olmak için çok uğraştıysa da ikizler yine yakalanmışlar. Yuri, Kral Aşir’in yanına koşarak girmiş. Amcasını üzmek istemese de tüm gerçeği anlatmış. Kral Aşir, başta söylediklerine inanmak istememiş. Sonra taşlar yerine oturmuş ve Yuri’nin doğruyu söylediğini anlamış. Gözleri dolan Kral Aşir, yalnız kalmak istediğini söylemiş. Dakikalar sonra ikizlerin yanına getirilmesini emretmiş. Kendilerini kaçıran Kral’a öfkeyle bakan ikizler, Kral’ın ne kadar üzgün olduğunu gördüklerinde öfkeleri geçmiş. Kral Aşir, sanki bir günde on yıl yaşlanmış. Kral “Sizlerden tüm yaptıklarımız için özür dilerim. Affetmenizi beklemiyorum, üzgün olduğumu bilin, lütfen.” demiş. İkizler “Bizi Sarmaşıklar Adası’na geri götürecek misiniz?” demiş. Kral “Geri dönüyoruz, merak etmeyin. Ailenizden de özür dileyeceğim. Çok büyük hata yaptım, çok büyük” dedikten sonra, çökmüş halde odasına doğru gitmiş. Muhafızlardan ikizlere yemeleri için yemekler getirilmesini istemiş. Yemeklerini yiyen ikizlerin yanına Yuri gelmiş. Simra’nın odasından çıkmasının yasaklandığını söylemiş. İkizler tepki vermemiş. Birden gemi yavaşlayıp durmuş. İkizleri aramaya çıkan cinler ve ailesi gemiye alınmış. Kral Aşir, onları güvertede karşılamış. Kral ve Kraliçe’nin önünde eğilerek, özür dilemiş. Herkes Kral Aşir’in birdenbire çöktüğünü, yaşlandığını görüyormuş. Ne kadar üzüldüğünü anlayan Kral ve Kraliçe, tek kelime etmemiş. Çocuklarına sarılıp, inene kadar yanlarından ayırmamışlar. Cinler ise Kral Aşir’in işlediği suçu görüşmek üzere kralın kendileriyle Yüce Sarmaşıklar Bölgesi’ne gelmesini istemişler. Kral Aşir, Simra’ya güverteyi temizlemeye başlamasını emretmiş. Sonra da cinlerle birlikte başı önde gitmiş. Yüce Sarmaşıklardan, adalarındaki misafirlere karşı yaptıkları için özür dilemiş. Yüce Sarmaşıklardan Ozi, Kral Aşir’i içini görür gibi süzüyormuş. Sonra Yüce Sarmaşıklar ve cinler, aralarında görüşürken, Kral Aşir sanki gittikçe kahroluyor, yaşlanıyormuş.
Yüce Sarmaşık Ozi, kararı açıklamış. “Bir daha sakın buraya gelmeye kalkma. Adamıza seni ve aileni asla almayacağız. Şimdi gidebilirsin” demiş.
Kral Aşir, başı önde gemisine gitmiş. Eve gidene kadar Simra, mürettebatla çalışmış. Herkes ona kızgınmış. Tüm ülkeyi utandırmış. İlk günler yine yalan söylemek istese de, kimsenin ona inanmadığını, onu sevmediğini fark etmiş. Kendini yalnız ve kötü hissediyormuş. Güverteyi temizliyor, ne derlerse yapıyormuş. Her akşam odasında üzüntüden ağlıyor, ikizleri düşünüyormuş. Bir gün güverteyi temizlerken ayağı kayıp bileğini burkmuş. Canı çok yansa da, kimsenin ona inanmayacağını düşündüğünden, işine devam etmiş. Düştüğünü gören mürettebat, bileğine pansuman yapmış. Şakalaşarak işlerine geri dönmüşler. İnsanların öfkesi azalmaya başlamış. Ondaki değişimi görüyorlarmış.
Eve gittiklerinde de yıllarca süren asıl cezayı çekmiş. Ailesini utandırmış ve yalancı olarak tanınıyormuş. Ama Yuri’nin de desteğiyle yıllar sonra herkesin güvenini tekrar kazanmış. Çünkü bir daha yalan söylememiş ve kimseyi küçümseyip aptal yerine koymamış.
Sarmaşıklar Adası’nda ise yine bir veda hazırlığı başlamış. Bahar sonu Sihirli Adalılar, dostlarıyla vedalaşmış. Yıllardır olduğu gibi hüzünle ayrılmışlar. Sarmaşıklar, adadan köprüyü geri çekerek, normal sarmaşıklara dönüşmüş. Sihirli Ada ve Sarmaşıklar Adası sakinleri el sallayarak vedalaşırken, Sihirli Ada, her zamanki yerlerine değil, tersi yönde ilerliyormuş. Ne olduğunu anlamayan herkes dönüp ikizlere bakmış. Onlar ise yine gülerek, el ele tutuşmuş, hoplayıp zıplıyorlarmış.
Haziran 2026
Remziye Meral TURMUŞ
Kadın Kapalı Hapishanesi
Bakırköy/İSTANBUL