Tutsak yazar Bülent Parmaksız ile Adil Okay'ın sanat siyaset tartışması II

Tutsak yazar Bülent Parmaksız ile Adil Okay'ın  "sanat siyaset tartışması II" 
 

Bülent Parmaksız'ın Adil Okay'ın mektubuna yanıtını paylaşıyoruz:
31.08.2026
Sevgili Adil,
Öncelikle seni sevgiyle kucaklıyorum. Sağlık, huzur, mutluluk ve sanat dolu bir hayat diliyorum. Keyifli, mutlu, barış içinde, üretken bir hayat…
30 Haziran tarihli mektubunu 29 Temmuz’da aldım. Zarfın içinde; a)mektubun b) ’Sanatın özgürlüğü ve cesaretin sınırları’ başlıklı benim mektubumu bir deneme yazısına çevirdiğin metin c) ’Sanat zabıtaları… devrimci sanat… burjuva sanat’ isimli sana ait bir yazı çıktı. Yazı için çok teşekkür. Bol referanslı bir yazı olmuş. Gayet güzeldi. Fakat hâlâ bu türden tartışmaların yapılması, yani sanatı sınırlılıklara hapseden veya “sanat zabıtaları”nın olduğu bir ortamın varlığı beni çok şaşırtıyor/üzüyor da. Halbuki V. İlyiç 100 yıl önce yazmış. Tabii başka saiklerle. Ama yine de arada bazı benzerlikler kurabiliyorum.  


Paris’teki Yeni Köprü (Pont Neuf) üzerinde yapılan sanatsal müdahaleyi (‘mağara enstalasyonu’nu) senin mektubunda okudum. Aslında köprü üzerinde bu denli kapsamlı yapılan sanatsal müdahaleleri bilmiyordum. Işıklandırma/renklendirme işlerini duyuyor/görüyorduk, ama dediğin çapta müdahaleleri, mesela Yeni Köprü’ye –geçmişte- giydirilen elbiseyi ve şimdilerde yapılan ‘mağara’ çalışmasını ilk kez duyuyorum. Şaşırtıcı ve etkileyici elbette. Paris, her zaman şaşırtır/yol açar/kalıpları kırar. Bunu biliyoruz. Belki de o yüzden çok şaşırmamak gerekiyor. 
Sanırım geçen yıldı, Paris’te düzenlenen yaz olimpiyatlarının açılışını hatırla. TV’den izlemiştim. Çok etkileyici ve sıra dışıydı. Paris, bence hâlâ çok etkileyici bir yer. 1789’un, 1871’in etkisi ve 19. yy. sonu ve 20. yy. başı sanat akımlarının merkezi olma özelliğinin bitmeyen mirası hâlâ devam ediyor. Çoklu anlamda söylüyorum; Paris’in etki gücü hâlâ bir başka şehir tarafından aşılamadı. New York için çok söyleniyor; çok gösterişli bir şehir. Sanatsal etkinlikleri çok yoğun deniyor. Ama derinlik yok o şehirde (tarihsel, toplumsal, siyasal, felsefi) derinlik. ‘Özgürlük Mabedi’ olacak düzeyde direnişi yok. ‘Özgürlük heykeli’ ise ihtişamına uygun bir mücadeleyi yansıtmıyor. Sadece ‘şekil’ var orta yerde. Şehir sadece hormonlu kapitalizmin simgesi.  Var olan direniş geçmişi ise bir gelenek yaratamamış Paris gibi. Üzeri örtülmüş direniş geçmişinin; para/gösteriş/büyüklük ve çeteleriyle (‘New York Çeteleri’ filmine saygıyla. Daha doğrusu filmin İtalyan yönetmeni M. Scorsese’a…)


Paris için hep söylenir ya; ‘aşkın (ve devrimin) şehri’ diye. ‘Aşk’ ve ‘Paris’ yan yana getirilebiliyorsa, bu, o şehrin özgürlükçü/direnişçi geçmişiyle ilgilidir. Çünkü ‘aşk’ esas olarak özgürlük varsa orada derinleşir/orada yaşamış. Aşk ancak kadın özgürse yaşanır (tek taraflı ilişkiden/Sevgiden çıkıp, kadının da tarafı olduğu çift taraflı ilişkiye dönüşürse). Özgürlüğün olmadığı yerde gerçek ve derin bir aşk olmaz, Sadece özgürlükle de ilişkilendiremeyiz aşkı. Büyük trajediler, güçlü insan hikayeleri ve isyanlar da besler aşkı veya gerektirir. ‘Aşk’ ve ‘sanat’ aslında birçok yönüyle birbirine çok benziyor. Belki ikisini de ‘bir’ ve ‘aynı’ olarak görmek gerekiyor. Her ikisi de çok sıra dışı ve olağanüstü duygular veya duyguların sonucu olarak ortaya çıkan insan edimi çünkü. Hem aşk hem de sanat, özgürlük/itiraz/isyan/trajedi/derin duygu/büyük hikayeler… gerektiriyor. Ve bunların hepsi var Paris’te. Tam da o yüzden, ‘Paris’te aşk başkadır’ sözü hiç kimseyi yadırgatmaz. Ama, ‘New York’ta aşk başkadır’ sözü ise yadırgatır ve o sözün derinliğine uygun bir geçmişe sahip olmadığı için New York, edilen sözün içeriğine “yabancı” kalır, ‘New York’ta aşk başkadır’ sözünde olduğu gibi. 


Ekim’in Moskova’sı acaba Paris’i aşabilir miydi? Kısmen bunun imkanı vardı. Kısmen…Ama bu kısmen boyutuyla bile, ne yazık ki Moskova, Paris’in etki gücüne/derinliğine hiç ulaşamadı. Özgürlük derinleşemedi çünkü. Şehrin tarihsel derinliği zayıftı çünkü. Fikirlerin gücü ve yoğunlaşması hiçbir zaman Paris kadar olamadı çünkü. 


Olamadığını, en çok da özgürlüğün derinleşemediğini Yesenin’in ve Mayakovski’nin intiharından biliyoruz. Biliniyor; şairlerimiz her zaman hayalperest olur, ütopik olur. Ekmek, su, aşk kadar özgürlüğe ihtiyaç duyarlar. Aşk, sanat, kadın ve şairler özgürlüğe en çok ihtiyaç duyanlarımızdandır. Özgürlük yoksa aşk, sanat, kadın ve şairler mutsuz olur. Özgürlüğün turnusol kağıdı gibidir bu dörtlü. 
Yesenin’in 1926’daki ümitsizliğini, büyük coşkusuyla Mayakovski şiirleriyle çokça eleştirmişti (Yesenin’in intiharı ardından. Yaşama bağlılığı vurgulayarak). Fakat aradan 5-6 yıl geçince aynı ümitsizliğe Mayakovksi de kapıldı. Şairler tabi ki erken habercidirler. Her şeyi önceden sezerler, sezgileri güçlüdür. Ve Mayakovski de sezdi ve bir ‘erken haberci’ olarak, yaşamına son vererek, bir kelebek duyarlılığıyla bize bunu gösterdi. Yani hayal kırıklığını ve derinleşmeyecek olan özgürlük yoksunluğunu bize gösterdi. 
Keşke Moskova ve Ekim yönetenleri, Yesenin’in ve Mayakovski’nin (özelikle onun) intiharını bir erken haberci gibi algılasalardı. Şairlerin, göçmeyi tercih eden o coşkulu/güzel şairlerimizin, niye kelebek ömürlü olmayı seçtiklerini doğru biçimde anlayabilselerdi. Fakat anlayamadılar. O yüzden Ekim yükselişi, 1991’de hüzünle çöktü. Onun için Berlin’de duvarı sermaye sahipleri değil de ‘bizimkiler’ yaptı. 


Çoklu anlamda tarihsel derinlik yoksa, iktidarı almak da yetmiyor. Bizden olan o iktidar, özgürlük de getirmiyor. Bunu Sovyet düzeninde gördük. 1926 ve 1932’de önce Yesenin ve Mayakovski gördü bunu aslında. Ne yazık; Moskova, Paris’i aşamadı. Kısmen de olsa bunun imkanı vardı. Ama o kısmen boyutuyla bile yeterince aşamadı. O yüzden hiç kimse ‘Moskova’da aşk başkadır’ demedi hiçbir zaman. Aşk ve sanat yoksa bir yerde; kadınlar ve şairler mutlu değilse bir yerde, orada özgürlük yoktur. 


Benim bildiğim, bizden, sadece Nazım yazmış Moskova üzerine, “Karlı Kayın Ormanı” şiirinde. O da son kıtasında. Ama o şiir de güçlü bir aşk şiiri değil zaten. 


Ekim, bir ilkti. Doğum lekeleri çok olan bir ilk. Ve her ‘ilk’te olduğu gibi birçok hastalığı ve çocuksuluğu barındırıyordu üzerinde (Tabii sadece bu değil. Yani sorun sadece ‘ilk’ olma meselesi değil. Dışarıdan o ‘ilk’i boğmaya çalışan kapitalist canavarların saldırganlığı da var olan, yani ‘ilk’ olmanın arızalarını derinleştirdi. Dolayısıyla sadece bütün çöküşü ‘ilk’ olmaya bağlamak doğru olmaz. Dışsal yamyamları ihmal ederek gerçek bir tartışma yapamayız. İç arızalar ve dış müdahaleler birlikte düşünülerek derinlikli bir tartışma yapılabilir).


Paris 1789’da, 1848’de, 1871’de, 1940’da hep yenildi. (1940’da Nazilere ve Vichy hükümetine). Ama Paris her yenilgi ardından yeniden ayağa kalktı. Her seferinde yenilmiş olsa da şehirde hep bir tortu kaldı ve o tortu yeni isyanları hazırladı. O tortu, aşkı/sanatı/felsefeyi/özgürlüğü/68’i… besledi. Peki 1991 Moskova yenilgisi ardından kalan ne? Moskova yeniden Paris gibi her seferinde yeniden ayağa kalkacak enerjiye/derinliğe sahip mi? Aşk, sanat, felsefe, sosyoloji vs. niye Moskova’da tortu olarak kalmadı? Bugün Moskova denilince akla ne geliyor? Zengin oligarkların gösterişli hayatlarından başka… Paris de yenildi, hem de defalarca. Ama geride her zaman resim, müzik, edebiyat, sanat, isyan, aşk, anılar, fikir akımları… kaldı. Peki Moskova yenilgisi ardından niye bunlar kalmadı?
(…) 
Bu konuda, senin yazının devamı olarak, birkaç ekleme de ben yapmak istiyorum. 
Sosyalizm veya kapitalizm, hangi toplum biçiminde olursa olsun fark etmez; hangi niyetle olursa olsun, sanata/sanatçıya yapılan her müdahale, sanatı/sanatçıyı/özgür yaratıyı boğar. Niyetlerden bağımsız olarak, yapılan her müdahale sanatın yaratıcılığını öldürür. 


Tekelli düzende/kapitalizmin dünyanın her yerinde derinleştiği günümüzde, sanata (bilime/insana/hayata vs.) müthiş bir müdahale var zaten. Dağıtım tekelleri itibariyle, ekonomik/siyasi baskılarla vs. ile yapılıyor bu müdahale. Sanatçı, iç dünyasıyla/iç dinamiklerle yaratamıyor eserini. Dışarıdan/sistemden gelen yönlendirmeler ve baskıların etkisinde kalıyor sanatçı. Korunağı yok. Halk ve sınıf hareketi yok. Örgütü/dayanışma mekanizmaları yok. Sadece tekelli düzen örgütlü ve sanatçı bundan dolayı o örgütlü gücün tazyikini/taleplerini devamlı üzerinde hissediyor. 


“Bilim veya sanat (veya sanatçı), kendi iç dinamikleriyle mi yol alır?” sorusunu uzun yıllar kendi içimde çok tartıştım (esas olarak ‘bilim’ için yaptım bu tartışmayı). Ve sonunda vardığım karar şu oldu. Sadece iç dinamikleriyle yol alamıyor, ne yazık ki. Tekellerin ihtiyacı ve dolayısıyla tazyiki, bilimsel (ve sanatsal) süreçlere baskı yapıyor ve kimi zaman yön de veriyor. Özellikle bilim alanında bu çok böyle. Sonuçta ve son tahlilde her şey ekonomiye dayanıyor. Özellikle bilimsel çalışmalarda. Para/tekeller veya fonlar sadece gelişmesini istedikleri alanlara akıyor. Büyük tekeller hangi sektörün daha kârlı olduğuna bakıyor ve esas olarak maddi imkanları/fonları o alanda çalışma yapa bilim insanlarına aktarıyor. Yeterince kârlı görmedikleri alanlardaki bilimsel çalışmalara destek vermiyor ve dolayısıyla o alandaki bilimsel gelişmeler gerçekten akamete uğruyor. 


Sanatta da durum çok farklı değil. Dağıtım tekelleri, yayınevleri, galeriler, tekellere yaslanan eleştirmenler vs. sanatın/sanatçının kendi iç dinamikleriyle hareket etmesini engelliyor; ekonomik ve siyasi tazyiklerle sanata ve sanatçıya yön veriyor. 


Ne yazık ki bizim cenahın da bu konudaki bagajı bir hayli yüklü. Yani eski sosyalist ülke deneyimlerini kastediyorum. Sanata ve sanatçıya çok müdahale edilmiş. Zaten en genel anlamda bir özgürlük sorunu var eski sosyalizmde. Toplum, ne yazık ki orada da yeterince örgütlü değil. Kitleler, karar alma süreçlerinin dışına itilmişler. Özgürlük alanlarının daraltıldığı ve kitlelerin karar alma süreçlerinin dışında tutulduğu bir sistemde sanat ve sanatçı kendi yolunda yürüyemez/iç dinamikleriyle hareket edemez. O yüzden de eski sosyalist ülkelerden güçlü sanatsal eserle çıkmadı. Halbuki Marks Grundnisse’de, sosyalizmi, insanın kendini gerçekleştireceği bir özgürlük ortamı olarak tarif etmişti. Ekonomik ve siyasal baskıların olmadığı bir toplum olarak. Yaratıcılığın/çok yönlülüğün ve insan üzerindeki her türden baskının kalktığı; her türden yabancılaşmanın aşıldığı bir toplum. 


Ama öyle olmadı Sovyet düzeninde. O yüzden de bilim ve sanat yeterince gelişemedi. Özgürlükler derinleşemedi. Her şeye karışan/her şeye müdahale eden bir parti neden oldu buna ne yazık ki. Jdanovların/Berialar’ın müdahaleleri her türden özgür yaratıcılığı öldürdü. 


Dijital teknolojinin sürekli geliştiği bugünkü teknolojik toplumda her şey giderek daha fazla kontrol altına alınıyor/yönlendiriliyor; şayet itiraz sesleri olursa bu da hemen bastırılıyor. Bu denli kontrol altında tutulan, ‘gözetim toplumu’nda yaratıcı eser üretmek ne kadar mümkün?


Peki; bu durumda sanat ve sanatçı nereye sığınacak? Nereden güç alacak? Nasıl ayakta kalacak? Hangi kitleye yaslanacak?
Çok zayıf da olsa sosyalist hareket, kendi içinde bu imkanı verebilmeli sanata ve sanatçıya. Bu koca tekelli düzende hiç olmazsa sınırsız bir özgürlük adacığı olarak bu imkan verilmeli sanata. Onun en büyük isteği özgür bir ortam (ve dayanışma). Şayet o özgür ortam ona tanınırsa, hiç olmazsa bir adacık içinde, o zaman sanatın yaratıcılığı kendini gösterir. 


Mayakovski, Eluard, Aragon vs. hep şunu söylemiş: ‘Saf Şiir Yoktur’ (Bu isimle çıkan kitabı belki hatırlarsın). Bu ne demek? İnsan (veya sanatçı), doğa dışında düşünemez (veya ‘zamanın ruhu’ içinde düşünür asıl olarak). Şayet bu maddi gerçekliğin bilincindeyse sol hareket, ki bu bakış tarihsel ve diyalektik materyalizmin abc’sidir, bu durumda sanatı ve sanatçıyı özgür bırakmak gerekir. Çünkü nasılsa o sanatçının ortaya çıkaracağı (veya yaratacağı) eser illa ki içinde yaşanılan toplumun bir yansıması olacaktır. Bu yansımaya güvenmek şart. Kimi zaman hoşumuza gitmese de o yansıma… Hoşumuza gitmedi diye sanata/sanatçıya yapılan müdahale, her zaman problemi büyütür. Fakat özgürlük ortamına/sanata bir müdahale olmazsa, sanatçının eseri zaten bir süre sonra toplumla barışık olacak şekilde kendi yolunu bulacaktır. Sanata/sanatçıya/özgürlük ortamının beraberinde getireceği yaratıcılığa-orijinalliğe/fikirlere/ütopyamıza/haklılığımıza ve tarihe güvenmek şart. Şayet bu güven varsa, sosyalist hareket sanata/sanatçıya müdahale etmez; sanatı kategorize etmez, onu sınırlandırmaz. 
Bırakalım sanat/sanatçı kendi dinamiğiyle aksın, kendi yolunu bulsun. Zaten hiçbir şey doğanın/toplumun ve ‘zamanın ruhu’nun dışında gelişmez/onun içinde büyür. Eğer bu maddi gerçekliğe güveniyorsak, sanatı kategorize etmeden kendi yolunda yürümesine karışmamak en doğru yol olacaktır. 


Gündelik olanla, estetik ve dolayımlı anlatım arasında bir fark tabi ki olmalı. Ve tabi ki ‘sanat’ bundan başka bir şey değil. Soyutlamalar nasıl ki teorinin vazgeçilmezi ise, imge, dolayım, estetik, gündelik olanın dışına çıkmak da sanatın vazgeçilmezidir. Sanatı sıradanlaştırmayı doğru bulmuyorum. Zaten bunun imkanı da yok. Böyle olsun diye çaba sarf ediyorsa birileri, bunun adı –bence- sanat olamaz. Ve bu duruma elitizm falan da demiyorum. Sanat kuşkusuz doğanın ve insanın yansıması ve iç dünyasıdır. Onun müziği ve şiiridir. Ve bu müzik veya şiir sıra dışıdır, gündelik olanın dışında estetik bir dildir. 
Yazına küçük katkılar olarak görebilirsin bu yazdıklarımı.  


“Esmiyor” sergisini nerede ve ne zaman açıyorsunuz? Cop-31’e mi denk getireceksiniz?
‘Jes ve Aydın’ yazımı kısaltmışsınız. Karar sizin. İhtiyacınız ne kadarsa, o kadarını kullanabilirsiniz. Senin yaptığın kısaltma metnin ana fikrini özetliyor zaten. 
Yalçın hocayla ilgili, vefatı ardından, anı + analiz içeren küçük bir kitapçık çıkarttık. Herhalde görmüşsündür. Umarım ilgini(zi) çeker. Hocayı eleştiren çok. Farkındayım. Ama benim mahpus arkadaşım. Zor bir dönemi paylaştık onunla. Ve ben arkadaşlarıma karşı vefalıyımdır (en azından hep öyle olmaya çalışıyorum). Bundan dolayı ona saygı babında bir şeyler yazmak ihtiyacı duydum. Kitap öyle çıktı. O duygularla yazdım. Ve şunu da belirtmem gerekiyor. Hocayla sohbetlerimizden ve kitaplarından çok şey öğrendim. Bunu unutmam mümkün değil. 
Çalışmalarınızda başarılar diliyorum. Emekleriniz çok. 
Bizim dosya çıkan yasadan yararlanabilir. Avukatlarımız iyimser. Eğer bu ihtimal gerçekleşirse kışa doğru çıkacağız. Sincan F’deki 6. yılı  doldurduktan sonra. 25 Eylül’de 7. yıla gireceğiz (Bense toplamda 17. yıla girdim, 5 Ağustos’ta-2026’da). 
Seni sevgiyle kucaklıyorum. 


Not: Mektuplarımın veya senin küçük müdahalelerinle, içerikte değil, ama biçimsel müdahalelerinde kısalttığın yazılı metinlerin ‘gorulmustur.org vs. ilgili sitelerde kullanılması kararı tamamen sana ait. Birkaç yıllık yazışmalarımızdan ve yapmış olduğunuz çalışmalar/pratik duruşun ardından edinmiş olduğum izlenim sana güvenebileceğim şeklinde bir sonuca götürdü beni. Siyaseten de/fikren de/gündelik hayattaki duruşunuz itibariyle de çok farklı düşünmediğimizi ve hatta birçok ortak noktamız olduğunu da düşünüyorum artık. 
Değerlerimize/emekçi sınıflara/sosyalist öğretiye/samimiyete bağlı olan herkesle her işi yaparım. Bunu da bilmeni istiyorum. Seninle aynı değerlere bağlı olduğumuza dair hiçbir şüphem yok. Kimi farklılıklarımız (düşünce farklılıklarımız) olabilir. Bu da hiç önemli değil. Önemli olan, son tahlilde, değerlere/fikirlere/emeğe bağlılık ve samimiyet. 
Bülent PARMAKSIZ
2 No’lu F Tipi Hapishane   Sincan/ANKARA