Bir Doğum Günü Hikayesi: KARINCALAR VE ŞAİR

Şair yola düştü:
“Geçen yıl biliyorsun kuşlarla bir sohbetimiz olmuştu. Bu yıl da doğum günü kutlaması için karıncalar diyarına düştü yolum, bak başıma neler geldi: Malum karıncalar her yerde ve her koşulda yaşar, hani bir keresinde sen demiştin ya, işte atom bombası mı, kimyasal silah mı, ne, atılsa dahi ölmezler, ben de nefsime yenildim işte, gaza geldim, gidip karıncaların kapısını çaldım bu yıl ki doğum günü kutlaması için. Kapı derken mecazen, mealen diyorum. Malum aradım, taradım bir kapı bulamadım, bunu Tanrı misafirliğinden hoşnutluklarına yordum, yordum da umduğumu buldum mu diye bir sor hele?

Neyse lafı yine uzatıp Bağdat’a götürdüm oysa senin bulunduğun şehre getirseydim, uğramışken bir şiir yazardık en azından. Sonra işte, anlayacağın canım benim, gidip bir grup çalışkan, emektar karıncayla bu yıl için, kutlama için, artık bir imge mi, simge mi, ilham mı, esin mi olur, ne nasipse artık bir şeyler versinler de sana bir doğum günü kutlaması yazayım dedim. Gel gör ki, başıma neler geldi, neler! Yani ilahi bile söylettiler bana ‘ Gel gör beni aşk neyledi, derde düştüm zâr eyledi’ söyledim de yine oralı olmadılar.

Anladım ki bu yıl da işim zor! Gittim havalandırmaya baktım bir grup karınca yine karınca kararınca, adlarına uygun çalışkanlıkla bir yiyecek seferinden dönüyorlar, bir şeyler taşıyorlar yuvalarına. Hani Allah katında nurlu varlıklardır ya, o bakımdan biraz da belki sempatik görünürüm diye, ‘Selamünaleyküm’ dedim karınca kardeş, içlerinde lider gibi durana doğru söyledim ama hepsine hitaben. Maksat gönülleri kalmasın diğerlerinin de, malum karınca da bilmiyorum, adlarına da aşina değilim yani, Kızılderili isimleri gibi, kırmızı kanatlı mıdır, yürüyen ekmek midir, nar tanesi taşıyan mıdır, şeker aşıran mıdır? Bilemedim, bir de dedim bu kadar uzun olmaz isimleri nihayetinde minnacıktırlar, naziktirler, narindirler, nazenindirler, baktım içlerinden o lider gibi olanı öne çıktı. “Ne ayaksın sen?” deyince bütün hayallerim tuzla şeker olup üstlerine yağdı. “Kardeş” dedim, “Allah’ın selamını verdik, böyle mi karşılanır insan? Ayıptır yani, senede yılda bir yolunuza çıktık, hani siz nurluydunuz ya o bakımdan…” demeye kalmadan tam bir sokak ağzıyla “Kes traşı! Biz sizi tanırız, bir çıkarınız olmasa kimsenin kapısını çalmazsınız” demez mi! Yani içimden hak vermedim değil, “Ama bütün insanlar da aynı değil ki! Öyle değil ki!” dedim. “Bak arkadaş” dedi “işimiz gücümüz var, uğraşımız var, sonbaharın sonundayız, kış geldi-gelecek, nedir bizden istediğin, bırak şimdi iyi insan ayaklarını, bize yine ağustosböceği hikayesini anlattırma…” ya havle çektim, içimden de sabır dedim, yine de istifimi bozmadan söylendim: ‘Yani o da Allah’ın bir kulu, nedir ona ettiğiniz zulüm, eziyet, azıcık sanatçı ruhluysa ne olmuş yani. Biri size bir şey demeye görsün hemen başlıyorsunuz ağustos böceği yazın böyle gezdi, böyle tembeldi, şöyle saz çaldı…

Yani azıcık romantizm insanı pardon karıncayı bozmaz’ dedim. ‘Len arkadaş saz-caz karın doyurur mu? Kışın ne yapacağız? Senin şeyini mi af edersin…’ derken araya girdim. ‘Ayıp oluyor yani o kadar da ileri gitmesek, yani hep iş iş, biraz da aşk yok mu, olmaz mı? Biraz da sevda, romantizm olmalı yani. Belki karın doyurmaz ama gönül doyurur. Nice karnı tok olup gönlü boş olan ve işe yaramayan varlık var cihanda’ dedim. “Bırak bize edebiyat yapmayı” dediği anda içlerinden cins-i latif olduğu belli olan karınca, böyle işveli-edalı, salına salına öne çıkmaz mı, güzel, tatlı bir sesle, “Kardeş kusura bakma biz karınca alemi biraz iş koliğiz ama sevmesini de biliriz icabında, ne istedin?” dedi. Demek ki dedim, her alemde böyle güzel, iyi ne varsa her mahlukatın dişisinde var, karıncalar aleminde de dişi karınca az biraz sitemkarca da olsa halden anlayan lisan-ı münasiple yaklaştı, sordu. Dedim bacım mı diyeyim, hanımefendi mi diyeyim, kadın mı diyeyim, ne diye hitap edeyim şaşırdım.

Malum serde nezaket var, e şimdi bir de diğer sokak kabadayısı karıncaya nazaran bir letafetle yaklaşmış bu işi karınca ben de bir güzel hitap bulayım dedim, bulamadım. Nereden aklıma geldiyse ’Siz Kırmızı Sakallı Topal Karınca’nın hikayesini bilir misiniz?’dedim. Ben mi şaşırdım, dişi karınca mı afalladı, racon kesen efe karınca mı topalladı yine anlayamadık. ‘Ne alaka?’ der gibi bakıyordu Efil karınca. Tamam, buldum işte karınca alemine uygun bir isim kısa, özlü, güzel, diğer kabadayı geçinen çelimsizin adı ‘Efe’ oldu dilimde gitti. Neyse işte dişi karınca pardon yani ‘Efil’ karınca dedi ki: “Nereden çıkardın, ne alakası var? Anlamadım ama rahmetli Yaşar Kemal’i tanırız icabında, büyüğümüz sayılır, aleme tanıtmıştır bizi, hürmetimiz var ama sanki biraz farklı göstermiş bizi, nur içinde yatsın, evet biliriz o hikayeyi. Yani nasıl tasvirse, tanımsa! Hem kırmızı sakallı hem topal…

Bir kere bizde er karıncalar sakal bırakmaz, karıncanın sakalsızı makbuldür. Bir de ‘topal’ ötekileştiren bir kavram ‘engelli’ demeyi tercih ederiz. Onun mücadelesine gelince saygımız vardır. Fakat sen yine de çaktırma biraz abartmış bizim Yaşar Abi!” baktım böyle bilge, dilge Efil karınca valla ne yalan söyleyeyim içim bir hoş oldu, kanım kaynadı, tam lafa girecekken bizim Efe kıskandı mı ne oldu? Hani az biraz ben ile Efil karınca arasında bir kakışma, sinerji, iyi bir elektrik oldu ya artık o karınca kafasıyla neye yormuşsa: “Yeter bu kadar çene! Herkes kendini, yerini, meşrebini, mezhebini, muhitini bilsin! Sen insanlığını bil, biz de karıncalığımızı! Haydi, naş naş yoluna sen, biz de yolumuza!” yine iştahım kaçtı. ‘Arkadaşım valla kötü bir niyetim yok, Efil anam-bacım olsun, onda gözüm yok, bir dinlesen bugün sevdiceğimin doğum günü bir tür ilham mı, esin mi neyse adı artık, belki sizde bulurum dedim, tek derdim bu yani, imana gel artık!’ Baktım yan durmuş, Allah’tan ceketi yok, mahalle bitirimleri gibi ceketi yarı omuza atıp alttan göz devirip yana yatmış traktör römorku gibi devrilmeden durup dudağının bir kenarını da yana sarkıtıp ‘O zaman başka birader, baştan söyleseydin ya, yani ben pek anlamam imge, simge, mimge işlerinden ama bizim Efil bu işlere biraz meyilli, bazı geceler kolonimizin açık deliklerinden gökyüzüne bakar, mehtaptan, yıldızlardan felan bahseder, biz yiyecek toplarken o çiçek koklar, diğer mahlukatla bir şeyler konuşur, söyleşir, o yardımcı olabilir belki!’ deyip birden delişmen bir aşık, yaman bir sevdalı, zıpkın bir dilaver gibi bakışlar fırlattı Efil karıncaya. Vay, vaay… Seni yerden bitme, seni numaracı, üçkağıtçı, vay seni Ferhat kılıklı fırlama, çakma Kadir İnanır kılıklı karınca dedim içimden. Meğer Efil’e yazıyormuş da bizi de kendine alet etmiş.

Neyse mübarek, kutsal iştir dedim, nihayetinde sevda işi, gönül derdi, kalp yaresi. O her ne kadar bıçkın delikanlı ayaklarına yatsa da, yan devrilen traktör römorku gibi kaykıla kaykıla konuşsa da anladık mevzuyu, meseleyi. Bizden kaçmaz, icabında biz de az buçuk anlarız sevdalı bakışlardan. Zamane karıncaları da bozulmuş, saflık burada da bitmiş, numaracı olmuş –hadi biz de toptancı olmayalım- bazı karıncalar diyelim. Arkadaş, hadi insan milletini kapitalizm bilmem neizm bozdu, peki sizi ne yoldan çıkardı? Hadi insan telefondur, sosyal medyadır, şudur, budur derken yoldan çıktı, size ne oldu? Yani aşıksan, seviyorsan insan gibi pardon karınca gibi çık söyle.

Neyse Efe karıncaya çaktırmadan Efil karıncanın kulağına eğildim. ‘Bak benden duymuş olma ama bu kereta sana yazıyor, sana aşık yani. Bunlar böyle severler, söylemesini bilmezler, haberin olsun Efilciğim’ dedim. Böyle de samimi olduk Efil karıncayla. Fukara utangaç, mahçup kızardı yanakları. Atmıyorum, vallahi gördüm gözleri parladı, antenleri fırladı, tabi bizim Efe yine işkillendi. “Ayıptır yani böyle toplu yerde fısır fısır kulağa konuşmalar, olmaz yani” birde baktım ne göreyim, karınca grubu yüklerini indirmiş, üstüne oturmuş film seyreder gibi, müzik dinler gibi bakıp bakıp bizi süzüyorlar, bir eski zaman İstanbul karesi gibi. Hani hamallar yüklerini indirip kopan curcunayı izlemek için üstüne otururlar ya, o biçim işte. İçlerinden tıfıl-mıfıl bir karınca çıktı öne, “Ehem, öhöm, kehem, ben Mor karınca, maksat hikayede adım geçsin istedim” dedi. Bak sen şu karınca alemine, nasıl da zekiler, kendine bir rol kaptı şu Mor karınca, geleceği parlak, belki de daha büyük bir karınca filminde rol bile alır. Bak hele iyice saçmaladım. Neyse dedim, ‘Efil karınca ocağına düştüm, eteğine indim (ne alakası varsa) bir yardım bir destek, sizi de işinizden alıkoydum bağışlayın ama işte bir güzel sevdiğim var, bir canım Meleğim, Dünya Güzeli Kelebeğim, işte onun için, doğum günü için bir şeyler söyle ki yazayım, onu mutlu edeyim. O benim kalbimin mimarıdır, gönlümün sultanıdır, varlığımın anlamıdır, canımın… derken araya girdi Efil “Karıncasıdır de ona, niye her türlü varlığa benzetiyorsunuz da sevdiğinizi karıncaya benzetmiyorsunuz” dedi. ‘Yani biliyorsun dedim insan dilinde sadece çalışkan insanlar için karınca benzetmesi kullanılır ya o bakımdan.’ Bizim Efe yine efelendi: “He yani! Biz malız, bir şeyden de anlamayız, romantik, sempatik nedir bilmeyiz, aşk-sevgi olmaz bizde, işimiz-gücümüz iştir öyle mi? Siz insanlar var ya, her bir şeyi ve varlığı kafanıza göre karikatürize, karakterize, kategorize ediyor ona göre rol, misyon, konum biçiyorsunuz, yazıklar olsun! Ayıptır, en güzel aşklardan biri de bir Kerem, karınca aşklarıdır” diyerek heyheylendi. Hele bak sen şu soğan püskülünden küçük şeye, dile bak, boyunun kaç misli! Allahım, Yarabbim! Bir şey demeden bir ton zılgıt, papara yedik, tabi gözümden kaçmadı, bunları saydırırken bana, göz ucuyla da Efil karıncayı süzüyor, göğsünü kabartıyor, antenlerini sallayıp duruyordu.

Hani bizim zalım Efil de iş atıyor, işve yapıyor şu Behlül kılıklı Efe’ye, gaz verip duruyordu tavırlarıyla. Antenlerini savuruyor, gülümsüyor felan… Arkadaş neyin içine düştük, dedik aşkımıza, sevdamıza bir imge bulalım bir de baktık olmuşuz elektrik kablosu iki karınca arasında, üstümüzden resmen aşk geçiyor, alenen kullanılmış hissettim kendimi. Bir de güya insanız ya, akıllı geçiniyoruz ya, bak şu veletlerin bize ettiğine. Yani dedim, daha fazla mal yerine konulup madara olmadan aleme harekete geçtim. ‘Anlıyoruz ne yaptığınızı, bari gözümüzün içine bakarak sokarak yapmayın yani.’ Bu kez de topluca gülmeye başladılar. Ben artık eşekten düşmüşe döndüm. Karınca gülüşü de bir tuhaf görseniz, sırt üstü yatıp ne kadar kol, bacak, anten varsa hepsini sallıyorlar. Neyse işte dalgalarını geçtiler, heveslerini aldılar ya, Mor karınca yine öne çıktı. “Kusura bakma Şair Abi yani anlamadın mı bu olup biteni?” Bu iki güzel karınca bizim alemin büyük aşık ve maşuğudur. Onların aşkı dillere destandır. Nasıl desem yani, hani siz de Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Mem û Zîn olur ya, işte bizim destanımızın kahramanları da Efil ile Efe’dir” dedi ve yine güldüler. Bu kez ben de güldüm, katıldım onlara tabi halime de Ama ne yalan söyleyeyim şu tıfıl karınca sevdiceğimin ismini telaffuz edince içim bir hoş oldu, tutup alnından öpesim geldi. Öyle de güzel söyledi tıfıl Mor karınca.

Şaşkınlığım devam ederken Efil karınca dile geldi. “Bütün varlıklarda ve alemlerde aşk vardır Şairim! Bunu herkese söyle! İnsan biraz böbürlenmeyi, kibri sever, sanır ki bir tek o bilir sevmeyi, sevdiği için her şeyi göze almayı, gerekirse onun için canını vermeyi, -bak dikkatini çekiyorum sizin insan aleminde tam tersi oluyor, güya seviyor diye sevdiğinin canını alıyor- (Böyle de lafı sokuşturdu bize) karşılıksız sevdaları, sevdası için her şeyi göze almayı, gece gündüz yük taşımayı, kanat çırpmayı, tehlikeleri göze almayı, gelenekleri hiçe saymayı… Öyle değil işte. Şu cihanda her şey ve her varlık aşk üzre vardır, aşkla var olur, gerisi lafügüzaftır!” Bak hele benim laflarımı da kullanıyorlar, gülüyor bir de, “Bu senin lafın biliyoruz. Biz de okumayı-yazmayı biliyoruz. Şairim, ne sandın? Öyle yanı başınızdan geçerken boş boş mu dolanıyoruz? Çaktırmadan dinliyor, izliyoruz sizleri.

Böyle işte. Mademki konuğumuz oldun, sırf bu yüzden, yolumuzdan bizi alıkoyduğun için Ana kraliçeden bir sürü fırça yiyeceğiz, bunun için bir sürü söylenecek karınca büyüklerimiz ama biz yine de sevdiğin için imge vereceğiz sana” dedi ve durdu, sandım kalbim durdu. Ne güzel konuşuyor bu Efil dedim içimden, insan aleminde arasan kaç kişi bulursun böyle içten, sevgiyle konuşanı, dersin aşka kesmiş mübarek. Anladım ki karınca aleminde de aşk varlığı güzelleştiriyor, ışığını parlatıyor, zekasını güçlendiriyor, kelimeler kendiliğinden dile geliyor. Bekledim, dedim ne diyecek? Dedi ki: “Ey şair! Sen tüm alemlerde gezersin, her canlıyı sezersin, iyileri seversin, her güzelliği bilirsin, sevdiğine imge bulmada ustasın. Ona bir çift gülüş bahşedersen yine kabul edilir, tanırız onu biz, kalbi karınca yuvasıdır. Bu bizim en büyük sevgi sözcüğümüzdür, herkese söylemeyiz. Nihayetinde karınca yuvası yurdumuzun adıdır. O saf, tertemizdir, tıpkı bizim kanatlı karıncalarımız var ya o da onlar gibi Perilerdendir, biliriz.

Bizim perikarıncalarımız hep ondan haber getirirler, kuşları, tüm canlıları nasıl sever, korur biliriz, o gerçekten karıncayı bile ezmez, karınca kararınca yaşar gider. Karınca lisanında o bizim en güzel şairimizdir. Ve siz, aşkınız karıncalar ülkesinde, çiçekler vatanında, kelebekler yurdunda tanınır bilinirsiniz. Tıpkı Periler Diyarında Hurri-Ari yurdunda, Kuşlar diyarında tanındığınız gibi. Efil ve Efe de yani biz ikimiz de aşkımıza sizden ilham alarak başladık. Siz bizim taşıdığımız en güzel şeker parçası, en tatlı kek tanesisiniz” dedi. Efe güldü, “Sana bir şaka yapalım dedik Şair Abimiz, böyle nobran, böyle bitirim ve bıçkın delikanlı ayağına yatıp ortamı şenlendirelim dedik” burada durdu Efil’e baktı, bir baktı her tarafa aşk şekerleri aktı, ben bile karınca olmak istedim. Bak hele sen şu Sheakspeare tiyatrolarından fırlamış karakterlere, oyunbaz karıncalara vallahi çok güldüm ama çok da duygulandım. Devam etti: “Bizim sana vereceğimiz en güzel imge senin bulduğun, bildiğin, büyüttüğündür, kalbindeki sevdiğindir” dedi. Çok duygulandım, sonra Efil ile Efe yan yana geldi, el ele tutuştu bir karınca şarkısı tutturdular “İyi ki doğdun şairin sevdiği, kalbinde ışık, gönlünde ışık, her yerin ışık dolsun” dediler, sonra Mor karınca çıktı ortaya rap biçiminde söyledi şarkıyı “Her yerin ışık, ışık, ışık olsun şairin sevdiceği, doğum günün kutlu olsun ye, ye, ye…” dedi. Hem güldük, hem eğlendik, böylece doğum gününü de karıncalarla birlikte kutladık.

Ben onlara şeker, kek parçaları verdim, uğurladım. Onlar da yine en güzel imge olan adını ve ‘Karıncalar da sever’ ‘Karıncaların da aşkı vardır’ sözlerini hediye ettiler bana.
Doğum Günün Kutlu Olsun!”
Böylece Karıncalar ile Şair arasında geçen bu tuhaf hikaye, sona erdi.

8 Kasım 2021 Seyit OKTAY T-Tipi Cezaevi B1-1 TOKAT

İlişkili İçerik