Erol Zavar
Koşulların Yarattığı Özlem
İnsan, hürriyetin kıymetini genellikle büyük kelimelerle tarif etmeye çalışır; seyahat etmek, uzaklara gitmek ya da dilediğince konuşmak gibi... Oysa yirmi beş yılı demir parmaklıklar ardında bıraktığınızda özlem dediğiniz o devasa birikim, hiç beklenmedik, dışarıdaki birinin fark etmeyeceği kadar "küçük" detaylardan beslenmeye başlar. Benim özlemlerim ideallerin ötesinde, tamamen maruz kaldığım koşulların birer dayatmasıdır. Dışarıdaki birine bunu anlatmak ne kadar zordur, biliyorum; çünkü insanın mahrum kaldığı şey, zamanla onun en büyük arzusu haline geliyor.
Mesela, bir perdeyi çekmeyi özledim. Kornişten çıkan o hafif metalin sürtünme sesini duymayı... İlk bakışta ne kadar sıradan bir eylem, değil mi? Ama o sesin arkasında devasa bir mahremiyet açlığı gizli. Hapishanede insanın kendine ait, görünmez bir alanı yoktur. Sürekli kameraların soğuk gözleri üzerinizdedir; gardiyanlar her an kapınızı paldır küldür açıp hücrenize dalabilir. Perdeyi çekmek, dünyayla arana bir sınır koymaktır; "Burası benim, burası özelim" diyebilme hakkıdır. O korniş sesi, dışarıda belki duyulmayan bir gürültü olsa da burada kaybettiğim o mahremiyetin tek şahidi, o sesin kesilmesi ise kısa bir nefes alma imkânıdır.
Sonra, bir kapının koluna bastırarak açmayı özledim. Yirmi beş yıldır üzerimize kilitlenen demir kapıların ağırlığıyla yaşıyoruz. Bir kapı kolunun avucunuzun içinde esnemesi, mekanizmanın o sessiz itaati ve sizin kendi iradenizle bir eşiği geçmeniz... Bizde kapılar açılmaz, üzerimize kilitlenirler. Sizin dışınızdaki bir irade tarafından, gürültüyle ve emirle. Kendi kapını kendi elinle açabilmek, aslında hayatının ritmini kendi parmak uçlarında hissetmektir.
Ayaklarımın altındaki zemin bile bir özlem öznesine dönüşüyor zamanla. Çeyrek asırdır betonun sertliğine, ruhsuzluğuna basan biri için bir halıya çıplak ayakla basmak ne anlama gelir, tahmin edebilir misiniz? Yumuşak bir doku, ayağınızı saran bir sıcaklık, toprağın değil ama ev halinin o huzurlu teması... Beton sadece ayağınızı değil, sanki ruhunuzu da nasırlaştırıyor; bu yüzden halıya basmak, o nasırın içinde kalan şefkate yeniden dokunmak gibidir.
İnsanlara duyduğum özlemi dile getirmeye bile lüzum görmüyorum; o zaten göğüs kafesimin içinde daimi bir sızı. Burada sabah uyanır, akşam yatarsınız; gördüğünüz yüzler yanınızdaki iki arkadaştan ve arada bir koridordan geçen gardiyanlardan ibarettir. Ben kalabalıkları özlüyorum. Hiç tanımadığım insanların arasından geçip gitmeyi, bir çocuk parkının yanından geçerken duyulan o saf çocuk gülüşlerini... Hayvanları özlüyorum; bir kedinin gelip ayaklarıma sürtünmesini, o canlı sıcaklığın bacaklarımda bıraktığı izi...
Yani o kadar çok şeyi, o kadar çok detayı biriktirdim ki içimde, yazmaya kalksam sayfalara sığmaz. Bu özlemler, bir insanın sadece hürriyeti değil, hayatın o en doğal, en "kendiliğinden" akan parçalarını nasıl kaybettiğinin dökümüdür. Yirmi beş yıl sonra biriktirdiğim şey sadece zaman değil; bir perde tıkırtısında, bir kapı kolunda ve bir halının yumuşaklığında asılı kalan o çalınmış hayattır.
Erol ZAVAR
F Tipi Hapishane BOLU