DUVAR YAZISI, EDEBİYAT KAYINTISI II

"Kanımca kendini 19. yüzyıl romanlarına yakın hissedenler küçücük bir mekana sıkıştırılan tutsaklar olmaktadır. Okurken klasiklerde aldıkları tat ve hazı günümüz romanlarından alamamaktalar. Hapishane koşullarının türlü dayatımları karşısında dezavantajlı konumdaki tutsaklar, görsellikle sınırlı etkileşim içerisindeler. Haliyle dışarıdaki gibi olmamakta; dikkatin dağılmaması ve bilincin parçalanmamasının gerektirdiği bir mekanda yaşar kılınmışlardır. Bu yüzden 19. yüzyılın romanlarının karmaşık olay örgüsü, çoklu belirginleşmiş karakterler, kurgu ve hikaye ihtiva etme vd. boyutları kapsamayan verimleri okusalar da o kadar edebi doygunluk yaşamadıklarını deneyimledim. " Ayhan Kavak. Siverek Hapishanesi

***

Madde 11: Don Kişot’un yazılmasından çok sonra, M.S. 1650’lere doğru edebiyat, güzel yazı yazma anlamında kullanılageldi. Belagatı kuvvetli imgesel yazılar dominant hale geldi. Neticede edebiyat dilin biçimselliği ve verili sosyal aura içerisinde kalınmış yazımsal kompozisyonlar olarak algılandı. Bu durum 17. yüzyılın sonunda etkisini kaybetse de sanat ve edebiyatta damgasını vuran klasik değerler olacaktı.

Madde 12: 18. yüzyıla damgasını vuran Aydınlanma’ydı. Bu yüzyılda edebiyat ve felsefe birbirine çok yaklaşır… 19. yüzyıl ise kökü 18. yüzyılın sonlarına dayanan Romantizm ve gerçekçi edebi akımların ortaya çıkacağı bir yüzyıl olacaktı… Victor Hugo, Romantizm’den gerçekçiliğe, bireycilikten toplumculuğa geçişte önemli bir rol oynar.

Madde 13: 19. yüzyıldaki edebi verimlerden de anlaşılacağı gibi Edebiyat disiplini konuşma ile arasına mesafe koyar. Edebiyat yazma edimiyle anılacak bir terim haline gelir. Konuşma ve yazma arası kalın çizgilerle belirginleşir. 19. yüzyıl romanları dikkatli okumayı gerektiren karmaşık olay örgüleri, çoklu karakterler, mekanların-eşyaların sayfalar dolusu betimlemeleri, varoluşsal olarak dünya ve insan ilişkilerinin detaylandırılması vd. boyutları da içinde barındıran oylumlu ve karmaşık bir yapıda yazılmaktaydı. Esere odaklanmayı gerektiriyordu. Dikkat ve bilinç bugünkü gibi parçalanmamıştı. Zira görsel bombardımana maruz kalmış öznenin ilgisi çabuk dağılıyor.

Madde 14: Balzac, Dostoyevski, Tolstoy gibi dev yazarların büyük anlatılar diyebileceğimiz bugün klasik addedilen romanlara benzer tarzda yazma durumu günümüzde eser miktarda görülmektedir. Sayısız karakterden 3-5 karaktere indirgenmiş romanlarda betimleme, olay örgüsü ve de kurgudan kaçınılması tercih haline getirilmek istenmekte. Kuşkusuz görsellikle beraber sayfalar dolusu mekan tasvirleri günümüz itibariyle lüzumsuz olabilir…

Kanımca günümüz okurları oylumlu, karmaşık olay örgüleriyle kotarılmış romanların yerine daha kısa romanlara yönelmekte/yönlendirilmekte. Kim bilir, belki de çabuk tüketmek için tercih diye sunuluyordur. Tüket ki aynı kalıplarda bir başka romana ücret ödeyebilesin!

Madde 15: Kanımca kendini 19. yüzyıl romanlarına yakın hissedenler küçücük bir mekana sıkıştırılan tutsaklar olmaktadır. Okurken klasiklerde aldıkları tat ve hazı günümüz romanlarından alamamaktalar. Hapishane koşullarının türlü dayatımları karşısında dezavantajlı konumdaki tutsaklar, görsellikle sınırlı etkileşim içerisindeler. Haliyle dışarıdaki gibi olmamakta; dikkatin dağılmaması ve bilincin parçalanmamasının gerektirdiği bir mekanda yaşar kılınmışlardır. Bu yüzden 19. yüzyılın romanlarının karmaşık olay örgüsü, çoklu belirginleşmiş karakterler, kurgu ve hikaye ihtiva etme vd. boyutları kapsamayan verimleri okusalar da o kadar edebi doygunluk yaşamadıklarını deneyimledim.

Madde 16: 20. yüzyıl sonrasından yazılan romanlarda dış dünya yansıtılır oldu. Ben anlatı veya bilinç akışının ön plana çıktığı bir edebi tercih yapılageldi. Evet, belli boyutlarda dış dünyayı da ihtiva eden ama bunu iç dünyayla tepkimeye sokan ve yeni terkipler açığa çıkaran bir anlatı oluşumuna gidildiğinden edebi metinlerin yaratımında kırılmalara da yol açtı. Bilinç akışı yöntemiyle gerçekleştirilmiş anlatılarda zaman kavramıyla cebelleşmeler, eğip bükmeler yaşanacaktı.

Madde 17: O incelikli şiirlerinden birinde, Şükrü Erbaş, “Ne olurdu kokunun da fotoğrafı olsaydı/ sesin fotoğrafı. Boşluğun fotoğrafı/Parmak uçlarındaki karıncanın/ Ruhtaki üşümenin…/ölüm kimseyi bu kadar yalnız bırakmazdı” der. Ne bilsin Erbaş, bu şiiri yazmadan on yıllar önce muktedirin kırıntılarından geçinen aklı evvelin birisi sinemanın ve fotoğrafın da kokulu çekildiğini bulmuştu! Yaşar Kemal’in “Binbir Çiçekli Bahçesi”nde geçer: Elia Kazan vakti zamanında Haliç’te film çekiyordu. Başında da polisler ve bakanlık memurları. Birden bir memurun bağırdığı duyulur, “Durun çekmeyin!” der. Kazan ona sorar, “Ne var, niçin çekmeyelim?” İlgili memur alı al moru mor, öfke içinde, “Görmüyor musunuz, deniz kokuyor, her yan pis.” Kazan gülerek “Kokulu film çekmiyorum” der.

Madde 18: 20. yüzyılın başında hayatımıza Kuantum fiziği girdi. Atom altı parçacıklar, fotonların dalga-parçacık yayılımı, Belirsizlik ilkesi, ya-ya da yerine hem-hem de şeklindeki düşünüş tarzı, olasılıklar, saçaklı mantık vs. kavramsallaştırmalar hayatımızın birer parçası oldular. Atom altı parçacıklara verilen Kuvark adlandırması, James Joyce’un “Finnegans Wake (Finnegan’ın Uyanışı” adlı romanındaki bir cümleden alınmıştır. O cümlede, “Mister Mark’a üç kuvark” denir. Oradaki kuvark kelimesinden atom altı parçacıklar ismine yol açar. Finnegans Wake’i okuyan, California Teknoloji fizikçilerinden Murray Gell-Mann, romanda geçen kuvark’ı parçacıklar için kullanıyor. Neticede James Joyce’un romanındaki kelime evrensel bir kavrama dönüşmüş olur.

Madde 19: Ricardo Piglia’nın “Suni Teneffüs” adlı romanındaki bir karakter şöyle konuşur (Marconi): Edebiyat, dilsizleştiğinde zamanın acımasızca kendi yok oluşuna gideceğini ve kendi sonuyla flört ettiğini nasıl öngörebileceğini bilen bir sanattır. Zira edebiyat, Julio Cortázar’ın dediği gibi; “Edebiyat soru sormak için, rahatsız etmek için, zekamızı ve duyarlılığımızı gerçeğe ilişkin yeni bakış açılarına açmak için vardır.” Ezcümle olması gerekene işaret eden böylesi tespitlere kendimi daha yakın hissediyorum. Tüketim toplumunun tez elden tükettiği kâra odaklı aynı şablona dayanan romanlar için geçerli değil tüm bu söylenenler. Zaten çöp romanlarının da öyle bir derdi yoktur. “Çis tak, çiz tak” diye çalınan uyuşturucu elektro müzik örneğinden apararak “Çis tak…” romanlar uzak dursun benden…

Madde 20: Virginia Woolf yeni aldığı gramofonuna aşırı bağlanmıştı. O gramofondan ağırlıklı olarak Beethoven’in son kuartetlerini dinliyormuş. Derler ki, mütemadiyen dinlediği Son Kuartetler ona “Dalgalar” adlı romanının yazımına ilham olmuştur… Virginia Woolf ve Leonard, bir dönem yaşadıkları evlerinden dışarı çıkmak için her sabah masalarında beş yüzer kelime yazmayı şart koşmuşlar. Beş yüz kelimeyi bitiremeyen masadan kalkamıyormuş. Yazımsal faaliyetleri disipline etmek için bu yolu kullanmışlar.

(Devam edecek!) Ayhan KAVAK 1 Nolu T Tipi Cezaevi A-3 Siverek/Ş. URFA

İlişkili İçerik