Yazılar

Yüce İsis Aşkına! - Müge Tuzcuoğlu


 

İşkenceye uğramış gibiyim. Tecavüz etmişler sanki. Falakadan geçirdiklerini hissediyorum, Filistin askısından sonra… Kemiklerim kırılana kadar dövülmüşüm. Önce sırılsıklam edip, sonra sopalarla defalarca vurmuşlar!

*

80’leri, 90’ları kitaplardan, gazetelerden okumuş bir kuşaktan geliyorum. O dönemlerde yaşanan hak ihlallerini, işkenceleri, infazları, akıl almaz hukuksuzlukları hep dinledik, birebir yaşayanlardan. Öykülerini okuduk, filmlerini izledik.

Alternatifi isteğimizi çoğaltan bu sistemin neler yapabileceğini, ne kadar “vahşileşebileceğini” gördük. “Devleti korumak” adına her şey mubahtı. “İnsan”ın değil, “devlet”in hükmü-kıymeti vardı. Ne “işkence”yi yapanın insanlığı kalmıştı, ne de işkence görene yönelik insani bir muamele…

80’lerin, 90’ların bedenleri ve onurları kırılmaya çalışılmıştı, birer birer. ‘Acı’ya dönüktü her şey. Nasıl acı verilebilirse en çok, akla gelebilecek en ağır yöntemlerin hepsi denenmişti. İnsanlığın herhalde kendi türüne zarar verebilecek en ağır ve en iğrenç yöntemler bunlardı, ve hepsi uygulandı.

Amaç; acı çektirmek, ve bitirmek, ve korku salmaktı…

Bütün bunlar yoluyla iradeyi kırmak!

Aktı zaman… ve sonra, değişti zaman.

Acı da bitti, korku da….

Üç genci idam sehpasına götürmüşlerdi. Acı çektirmek, bitirmek, korkutmak için… 2012’de ise her yerde onlarla ilgili anmalar düzenlendi. Belgeselleri, anma haberleri bütün televizyon kanalları ve gazetelerde yer aldı.

80’lerde, 90’larda bırak Kürtçe konuşmayı, Kürt olmak gerçekliği bile kabul edilmiyordu. Bugün bu kabulle devlet, Kürtçe televizyon kanalı açtı.

Yani bitmemişti ‘bir şey’ler! Acı çekmişlerdi, bazen korkmuşlardı belki, ama bitmemişti işte!

Bu defa, bedenden değil, zihinden verilmeye başlandı korku. Zihinden-yürekten silinecek, bitirilecekti.

İşkenceler, yoğunluklu tutuklamalara dönüştü. Poşu takmak, ideolojik halay çekmek, ters lale fotoğrafı bulundurmak, 8 Mart mitinglerine katılmak, tecavüze ‘hayır’ demek, akademilerde ders vermek-ders almak, barış istemek, Kürtçe konuşmak, ‘sayın’ diye hitap etmek…

Bir insanın hayatındaki tüm alanların sorgulanması…

Artık, ezici çoğunluğu Kürtlerden oluşmakla birlikte binlerce insanın hayatı, adliyelerde yargılanıyor. ‘İşkencenin adil olmadığı’ mücadelesi başarıya ulaşırken, bunun yerine ‘adil’ sayılan tutuklamalar ve yargılamalar kondu.

“90’larda işkence görüyorduk. En azından ne olduğumuzu, ne yaptığımızı biliyorduk. Karşı gelmiştik ve bedelini güya bize böyle ödetiyorlardı. Şimdiki yargılanmalar ise tam bir komedi. İşkence çeksek daha iyi!” dedirtecek vaziyette tutuklamalar. Çocuğu, annesi, işçisi, siyasetçisi, belediye başkanı, kurum çalışanları, zihinsel engellilere kadar tüm kesimden insanlar yargılanıyor. Tutuklananların dışındakilere de bu yollu korkulu rüyalar salınıyor.

Niyetim, asla insani olamayacak türlü işkenceleri meşru-anlaşılır kılmak, birbirleriyle kıyaslamak değil; bugünkü koşulların 80’leri-90’ları aratmadığına dairdir.

Bütün bu duygu ve düşünceler; iddianamemi gördükten sonra depreşti. Benimle ilgili toplasan bir sayıyı bulmayacak ‘suçlamalar’ ile birlikte sekiz sayfadan oluşan iddianamem. Bomboş! Ne bekliyordum ki zaten! Çocuklarla ilgilenmemden nice propagandalar, yoksullukla ilgili çalışmaktan nice yardım yataklıklar, travma ile ilgili çalışmaktan nice üyelikler… Artık, bu çalışmalarımdan şüphe duyuyordum…

Zaman, dışarıda tüm hızıyla akıyor. Ama içeride aynı zaman, duruyor. Zamanın ne kadar değişken olduğunu fark ediyorum. Bu durgunlukta, hayatımın daha önceden akan kısımları iyice hareketlendi zihnimde. Çocukluğuma dair, Ankara’ya dair, gazeteciliğe, Diyarbakır yoluna dair… Kararlarım, yaşadığım olaylar, hayatıma giren insanlar, öfkelerim, başarılarım, başarısızlıklarım, sevdiğim insanlar, nefret ettiğim insanlar ve neler sığmışsa 27 yıllık hayatıma, her şeyi yeniden, yeniden, yeniden ve yeniden hatırlıyorum. Birçoğu unuttuğum şeylerdi…

Şimdi devlet beni ‘yargılıyor’, ben de ‘kendimi’.

Komik değil mi?

Halbuki ne istiyoruz ki ‘ben’den…

Hayatıma dair bulduğum çok şey var benim. Ben, kendi sınavımı geçtim. Kısacası memnunum yargılama sonucumdan. Çünkü gerçeklik ve insanlıkla uğraştım hep. Ve uğraşmaya da devam edeceğim.

Şimdi de devletin bulduklarına bakalım;

“Biraz hani evcilleştirebilmek üzerine onu tanımlıyor önderlik biraz hani evcilleştirilmedikleri… vahşi olarak sunup, hani ve uzaklaştırılmaya çalışılıyor. Hani vahşi doğa orada yılan var, aslan var. Korkutmaya mecburen korkutuyor. Ve uzaklaşıyor doğal olarak da bu korku… Yani bizde içinde olduğumuz için hani o tanıma hani biz dün zıtlık diye bahsetmiştik ya hani artık o tanım orada yaygısız kalırdı belki ama dışına çıktığında hani sen bu sefer uysal oluyorsun. O da vahşi olmuş oluyor. Ama bir tersten okunması daha doğru oluyor. Yani aslında onu uysal değil de hani senin artık onun üzerine takip koyduğu için senin tırnak içinde o vahşiliğin gelişiyor.” (imla, düşünsel ve ifade hataları bana ait değil, hatta konuşmamla alakası yok.)

Hakkımdaki tek kanıt sayılan konuşma buydu! Antropolojide eğitimini gördüğümüz konular, okuduklarımız; örgüt talimatı, örgüt perspektifi, örgüt üyeliği gerektirmişti. Tabii ki bu dökümü yapılan paragraftan ben bile hiçbir şey anlamadım. Hocalarım hemen kızmasınlar “Biz böyle mi öğrettik” diye. Bitki ve hayvanların “evcilleştirilmesi” konusu, bizim doğayı vahşi kılıp kendimizi “ev”cilleştirmekten geçiyor. ‘Doğa’sından koparttığımız insanları (ve insanlığı da hatta) ‘ev’cil-leş-tir-iyoruz… İşin özü buydu benim için. Evcilleştiremediklerimiz de var tabii! Bu iddianameden de anlaşılacağı üzere! Onu da bir zamanlar, insanlara toprağı-bitkiyi evcilleştirmeyi ve tarımı öğreten Mısır Tanrıçası İsis’e havale ediyorum…

İddianamenin beni en çok yaralayan kısmı ise Sarmaşık Derneği ile ilgili yazılan uydurma kısımdı. Uydurma diyorum çünkü bir yoksulluk derneğinin, Diyarbakır’daki bütün kesimlerin ortaklığı ile kurulan ve canla başla kadınlar-çocuklar için çalışan böylesi bir kuruma destek olmak yerine böyle bir tutum takınılması utanç vericidir. Ailelerin açlıkla boğuşmasını engellemek, çocukların bütün engellemelere rağmen yaşama tutunmasını sağlamak çabasını illegalize etme uğraşı, sadece açlığın-yoksulluğun teşvik edilmesi-derinleştirilmesi anlamına gelir. Ayrıca hakkında hiçbir yargı kararı bulunmadan böylesi bir tanımlama-itham nasıl yapılabilir? Binlerce insanın faydalandığı, yine binlercesinin destek olduğu bir kurumu yargılamak, yoksulları daha da yoksullaştırmak, haklarından mahrum etmektir.

Ben Sarmaşık’taki bütün çalışmalarımdan dolayı onur duyuyorum. Sarmaşık’ın kapısından içeri giren herkes, bizim için sadece insandır. Bu insani ve bu onur verici çalışmayı, herkesin görmesini, sahip çıkmasını ve bu tarz ayıplardan geri dönülmesini umarım.

İddianameye devam edelim. Eğitimin son günü de, Newroz çalışması için yapılan görevlendirmede, “görevlendirileceği alanın sonraya bırakılması” kararı çıktığı için ‘örgüt üyesi’ olmama kanaat getirilmiş.

İddianamede, iki de kurdelam var; kurdelasız olur mu hiç? Biri: Kürt sorununa demokratik çözüm amacıyla Konukevi önünde 24 Mart’ta kurulan çadırı ziyaret etmem. Eylemi güya illegalize etmek için de bu eylemin Anf ve Roj TV’de yer almasını göstermişler. Diğer kurdelam da, BDP milletvekillerinin, vekilliklerinin YSK tarafından veto edilmesi üzerine 19 Nisan’da Adliye önünde yapılan eylem. Bu eylemi illegalize etmenin yolu da, eylemde çatışma çıkması.

Kusura bakmayın; demokratik talepli eylemlerde, önceden Roj TV’ye haber olacağı veya çatışma çıkacağına dair radarlarım bulunmamakta! Gazeteciler görevlerini yapar, eylemciler polislerle çatışır diye orada olanlar üye olmuyorlar herhalde!

Diyarbakır’da yaşamak başka bir şey! Sanırım anlaşamadığımız, ortaklaşamadığımız nokta bu. Aynı olaya, Ankara’dan bakmak ile Diyarbakır’dan bakmak arasında dağlar var! Hele bu hukuk sistemiyle… Çok erken! Bizim, öncelikli olarak “gerçek”lere, “hakikat”lere ihtiyacımız var. Yargılama ise sonra gelecek. Önce olayları; örgütü, üyeliği, üyeleri, propagandayı, yardım ve yataklığı, yardım edenleri, yardım edilenleri, sloganların içeriğini… ve tüm bunların nereden geldiğine bakmamız gerekiyor. “Gerçek”leri araştırmanın zamanı şimdi. Sosyal Bilimlerden her alandan araştırmaların, soruların ve sorunların ortaya çıkarılması zamanı. Zaman, benim zamanım, sosyal bilimlerle uğraşanların zamanı…

Yargılamaya da gelecek vakit. Ama bu şekilde değil. Karşılıklı soru sorabildiğimiz zaman, tüm haksızlıkların, karşılıklı tüm haksızlıkların sonuçlandırılacağı, gerçekten ‘yargı’layabildiğimiz zaman, mahkemeler çıkacağız. O zaman sorgulanan hayatlar değil, hayatlardan eksiltenler, çalınanlar olmalı…

İşte bu nedenlerden dolayı, işkenceden geçmiş gibiyim. Bomboş bir iddianame ile tutuklanmak, tüm özgürlüklerinin elinden alınması, işkence değildir de nedir?

Acı çoktan bitti! Korkularımız da! Peki irade? İrademiz?

Bu yazıya ulaşan, bu yazıyı okuyan herkesin önünde yemin ederim ki:

Bütün acılara, korkulara inat gerçekleri araştıracağım. Ve yazacağım!

Ve tüm irademle bu gerçekleri savunacağım!

Müge Tuzcuoğlu

Basın Açıklamasına Çağrı!

Değerli Dostlar,

Babam Tahir CANAN' ın yaşamış olduğu hukuksuzluklar sürecinin geldiği boyut artık bir çok yönü ile bilinmektedir. Yaşanan bu hukuksuz sürecini İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Sn. Öztürk TÜRKDOĞAN 19.09.2012 tarihinde İnsan Hakları Derneği Genel Merkezinde (Ankara) düzenleyeceği basın açıklaması ile dile getirerek hukuksuzluğun son bulması hususunda taleplerini ifade edecektir.

Açıklamaya Tahir CANAN ailesi adına Tahir CANAN' ın eşi Gülnigar CANAN katılım sağlayacaktır.

Konuyla ilgili bilgi ve gereğini rica eder, çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Saygılarımla,

İlhan CANAN
0533 813 23 85

http://www.facebook.com/tahircanan
http://imza.la/tahir-canan-a-ozgurluk

Tahir CANAN' ın eşinin Telefonu: 0533 549 49 74

Basın Açıklaması Tarihi: 19.09.2012
Basın Açıklaması Saati: 12:45
Basın Açıklamasının Yapılacağı Yer: İHD Genel Merkezi

http://www.ihd.org.tr/index.php?option=com_contact&view=contact&id=1&Itemid=144

Pozantı'da tecavüze uğrayan B.E. intihar girişiminde bulundu

24 yaşındaki B.E. Adana'nın Şakirpaşa Semti Obalar Mahallesi'nde bulunan amcasının evinin 4. kattından atlayarak intihar etti

T24

Pozantı Cezaevi'nde taciz ve tecavüze uğrayan çocuklardan biri olan B.E. 4. kattan atlayarak intihar etti. Adana Numune Hastanesi'ne kaldırılan B.E.'nin hayati tehlikesi bulunduğu bildirildi.

Pozantı Cezaevi'nde yaşanan taciz ve tecavüz olaylarının DİHA tarafından açığa çıkarılmasının ardından, cezaevinde serbest bırakılan çocukların çoğu tekrar gözaltına alınarak, tutuklanmıştı. Dışarıda kalan çocuklar da yaşadıkları travmanın etkisinde kalarak yaşamlarına devam etmeye çalışıyordu.

Fırat Haber Ajansı'nın haberine göre; yaklaşık 2 ay önce Pozantı Cezaevi'nden tahliye olan 24 yaşındaki B.E. Adana'nın Şakirpaşa Semti Obalar Mahallesi'nde bulunan amcasının evinin 4. kattından atlayarak intihar etti.

E.'nin kuzeni M.E.'nin verdiği bilgilere göre, kuzeni yakalandığında 7 ayı aşkın Kürkçüler F Tipi Cezaevi'nde tutuldu. Sonra götürüldüğü Pozantı Cezaevi'nde 15 gün kaldıktan sonra tecavüz skandalının ortaya çıkması ile serbest bıraklıdığını söyleyen E., "Kuzenim gece saat 03.00'te bırakıldı. Kendini kaybetmişti. Kendi kendine gülüyordu. Dün gece amcası Ferhan Erol'un evine gitmiş. Öncesinden tanıdığı tüm mahalleliden helallik istemiş. Amcasının 4. kattaki evinin balkonundan kendisini aşağı bırakmış. Doktorlar ciğerinin patladığını, kaburgalarının kırıldığını ve hayati tehlikesinin bulunduğunu söylüyor" dedi.

E.'nin Adana Numune Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesi'ndeki tedavisi sürüyor.

Kaynak: http://t24.com.tr

Vicdan Şahin Özerdem'e Özgürlük

Vicdan Şahin Özerdem 25.7.2012 tarihinde gittiği Hırvatistan-Tatilinde hırvat polisleri tarafından bir Interpol-Tutuklama kararı nedeniyle yedi yaşındaki oğlunun gözleri önünde tutuklanmıştır. Vicdan Şahin Özerdem 30.5.1970 İstanbul-Türkiye doğumludur ve 8 senedir eşi ve oğlu (7) ile beraber Almanya'nın Mainz şehrinde yaşamakta. 31.8.2012 tarihinde Türkiye tarafından iadesi istenmiştir.

Vicdan Türkiye'de Üniversite yıllarında bir sol gazetedeki çalışmalarından dolayı yargılanmış ve en son Uşak´da, 10 sene tutuklu kalmıştır;. Vicdan 2000 yılının aralık ayında “hayata dönüş” adı altında aynı gece Türkiye çapında 20 cezaevine yapılan saldırıda girdiği açlık grevinin 186. gününde ağır derecede yanıklarla “kurtarılmıştır”. Vicdan ardından 3 gün boyunca komada kaldıktan sonra kendisine zorla uygulanan tıbbi tedaviden ağır kalıcı hasarlar almıştır. Vicdan bu uygulanan Program kapsamında serbest bırakılmıştır. Ardından tedavisini sürdürmek üzere Almanyaya gelmiştir. Vicdan'ın durumunda olan diğer politik tutsakların tekrar tutuklanıp ceza evine atılması üzerine, Vicdan Almanya'da siyasi iltica ya başvurmuş bu talebi kabul edilmiştir. Şu an Vicdan Almanya'da oturum hakkına sahiptir.

Vicdan tutukluluk sürecinde yaşadığı işkence, açlık grevi ve ardından uğradığı saldırılardan dolayı tedavisi olmayan, ömür boyu sürecek Wernicke-Korsakow-Sendromu hastalığına yakalanmistir. Bilir kişi raporuna göre geçmisini hatırlatacak uygulamalara maruz kaldığında ağır Depresiyon ve İntihar tehlikesiyle kaçınılmaz olarak karşı karşıya kalacaktır.

Vicdan Dubrovnik cezaevinde gecirdiği sinir krizinin ardından, Zagreb’te cezaevi hastahanesinde gözetim altında tutuluyor. Sağlık durumu endişe verici. Son bilgilere göre zorlukla konuşabiliyor, yürüyemiyor. Vicdan'ın bu şartlarda daha fazla tutuklu kalması hayati tehlike arz ediyor.

Bu bağlamda, Hırvatistan devletinin ilgili makamlarını protesto ediyor, Vicdan Şahin Özerdem`in derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Ayrıca Almanya devletinin özellikle de dışişleri bakanlığının, Vicdan'ın serbest bırakılması ve tekrar Almanya'ya ailesinin ve arkadaşlarının yanına dönebilmesi için, harekete geçmesini acilen talep ediyoruz.

Tüm ilerici, devrimci-demokratik kurum ve bireyleri, insan hakları aktivistleri ve kuruluşlarını Vicdan Şahin Özerdem ile dayanışmaya çağırıyoruz. Vicdan'ın özgürlüğüne kavuşması için pratik bir çalışma icerisine girmeyi insani sorumluluk gereği acil bir gereksinim olarak görüyoruz.

Avrupa Birliği Ülkelerinin, tutuklama ve geri iade uygulamaları derhal durdurulsun!

Kaynak: Murat Altunöz, Facebookhttp://freevicdan.com/

Avrupa Gazeteciler Federasyonu: Cezaevlerindeki Gazeteciler Serbest Bırakılmalıdır

 

 Avrupa Gazeteciler Federasyonu (EFJ) Türk hükümetine cezaevlerindeki gazetecilerin serbest bırakılması çağrısında bulundu.

EFJ’nin açıklamasında, Türk yetkililere Terörle Mücadele Yasası gereğince terör suçlamasıyla karşı karşıya bulunan ve tutuklanan bütün gazeteciler ve medya çalışanlarının serbest bırakılması çağrısı yapıldı. Suçlanan gazetecilerin çoğunun sol eğilimli yayın kuruluşlarında ya da Kürt medyasında çalıştığına dikkat çekilen açıklamada, bu kişilerin 20 Aralık 2011 tarihinde yapılan KCK operasyonunda tutuklandığına işaret edildi.

EFJ Başkanı Arne König, “Bu davalar, sözde terörle mücadele paravanı altında, Türkiye’de eleştirel medyayı susturmaya yönelik zalimce bir teşebbüs anlamına gelmektedir. Gazeteci camiası ve ifade özgürlüğü örgütleri Türkiye’deki gelişmeleri yakından izliyor ve bu davalara odaklanıyor’’ dedi.

König, “Türk hükümetinin, bu davaları yakından izlediğimizi ve Avrupa ile uluslararası kuruluşları bilgilendirdiğimizi bilmesi önemli. Ortadoğu'da, özellikle Suriye kriziyle ilgili olarak Türkiye’nin önemli rolü, ülke içinde eleştirel seslere yapılanları gölgelememeli” ifadesini kullandı.

Arne König, 13 Eylül’de, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın desteklediği bir proje olan Tutuklu Gazete’nin yayımlanmasına önayak olan gazeteci Bedri Adanır’ın Diyarbakır’da yapılan duruşmasına katıldı.

14 Eylül’de, Odatv davasında tutukluluk süreleri 20 ayını tamamlamış olan 4 gazeteci Soner Yalçın, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ve Yalçın Küçük’ün duruşmalarının öğleden önceki oturumunu izleyen Arne König, akşam saat 20.30 sularında iki Barış için verilen tahliye kararına da Çağlayan Adliyesi’ne dönerek tanıklık etti.

Arne König, 14 Eylül günü öğleden sonra ise Silivri’ye geçerek, Ergenekon davasından yargılanan Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Hikmet Çiçek, Deniz Yıldırım ve Turhan Özlü’nün duruşmalarını izledi ve duruşma bitiminde mahkeme salonunda kendileriyle görüşme olanağı buldu.

EFJ Başkanı Arne König ve EFJ üyesi Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın (TGS) Genel Başkanı Ercan İpekçi, Türkiye’de tutuklu bütün gazetecilerle dayanışmanın sürdüğünü göstermek için Diyarbakır, Çağlayan ve Silivri’deki duruşmaları birlikte izlediler.

EFJ’nin tutuklu gazetecileri “sahiplenme” (adoption) kampanyası kapsamında Dicle Haber Ajansı muhabiri Ömer Çelik’i sahiplenen Almanya Gazeteciler Sendikası’ndan (DJU, ver.di) gazeteciler de Çağlayan Adliyesi’nde 10 Eylül’de başlayan KCK gazeteciler davasının ilk duruşmasına katıldılar. Ömer Çelik, insan hakları ihlalleri ve Van depremine ilişkin haberleriyle “yasa dışı örgüt propagandası” yapmakla suçlanıyor. Bu duruşmayı, Gazetecilere Özgürlük Platformu (GÖP) ile birlikte Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Genel Başkanı ve EFJ Yönetim Kurulu üyesi Ercan İpekçi de izledi.

Bu arada, EFJ üyesi İspanya Gazeteciler Federasyonu’na bağlı Santiago de Compostella Gazeteciler Derneği de tutuklu gazeteci Zeynep Kuray’ı “sahiplendiğini” açıkladı. BirGün gazetesi ve Fırat Haber Ajansı (ANF) muhabiri Zeynep Kuray KCK gazeteciler davasında “terör örgütü üyesi” olmak suçlamasıyla yargılanıyor. Bu davada, Zeynep Kuray’ın, bir gazeteci olarak yaptığı günlük çalışmaları sırasındaki telefon görüşmeleri ve notlarından başka hiçbir delil gösterilmiyor. (TGS)

Kaynak: http://www.baskahaber.org

DELİ DALGALAR HAPİSHANELERE GÖNDERİLMEK ÜZERE 'SONBAHAR'I FOTOĞRAFLIYOR!

'Dışarıdan İçeriye Kitap Köprüsü' ile tanınan Deli Dalgalar (delidalgalar.com), fotoğraf makinesi olan amatör ya da profesyonel, genç, yaşlı herkesi, hapishanelere gönderilmek üzere sonbahar fotoğrafları çekmeye davet ediyor.

"Onlar dışarıya çıkamıyorsa biz dışarıyı onlara götürelim" şiarıyla yapılacak etkinlik bilgileri aşağıda: 

Buluşma Tarihi: 23 Eylül 2012 Pazar Saat: 13:oo

Buluşma Yeri: Beşiktaş'taki Üsküdar Motor İskelesi

Güzergah: Beşiktaş-Yıldız Parkı-Ortaköy-Yeniköy-Beykoz korusu ve Beykoz'un köyleri

Etkinlik Facebook'tan da takip edilebilir.

Görülmüştür Ekibi Adına Adil Okay ile Söyleşi: Tutsak mektupları ve sanatsal ürünleri okurla buluşacak [ANF]

Ali Barış Kurt-ANF / 09:45 / 17 Eylül 2012

İstanbul - Politik tutsakların mektupları ve kendi imkanlarıyla hapishanede ürettikleri sanatsal ürünlerinin kamuoyuna yansıtılması için yeni bir internet yayını oluşturuldu. "Görülmüştür" adıyla yayın yapan sitenin ekibi, aynı zamanda toplumu da tutsaklara mektup yazılması için teşvik etmek istiyor.

   

Yazar-şair Adil Okay, aynı zamanda eski bir tutsak. Hatta, firar edenlerinden. Şimdi de, politik tutsaklarla iletişim kaynağı olarak hazırlanan "Görülmüştür"ün ekibinde yer alıyor. Siteyle ilgili merak edilenleri Okay'a sorduk...

 

-Klasik ama zorunluluk içeren bir soruyla başlayalım: Neden?

Yıllardır sürdürmeye çalıştığımız politik tutsaklarla yazışma, dayanışma çabamız hem birey olarak, hem de demokratik kitle örgütleri çatısı altında kolektif olarak devam ediyordu. Bu süreçte politik tutsakların baskılara rağmen her tip cezaevinde üretmeye devam ettiğini gördük. Zaten tecrit sayılan cezaevlerinde verilen özel cezalara, görüş-mektup yasağına, kimi cezaevlerinde renkli kalem, 5’ten fazla kitap ve benzerlerini bulundurma yasağına rağmen politik tutsakların ayakta kalma ve üretme mücadelesi içinde olduğunu gözlemledik. Tabii bu süreçte politik tutsakların “dışarıdan” yeterince mektup alamadıklarından -dolaylı olarak- şikayetçi olduklarını da fark ettik. Gelinen aşamada mahpus mektuplarının ve sanatsal ürünlerinin daha geniş bir kitleye ulaşabilmesi için bir web sitesi kurmaya karar verdik. Hem paylaşım hem mahpus ailelerine moral verme hem de okuyucuları mektup yazmaya teşvik etme amacıyla “gorulmustur.org” sitesini hazırladık. 

-Herhalde eski bir tutsak olan ya da bir tutsakla iletişim kuranlar, 'Görülmüştür' ismini yabancı bulmayacaktır. Yine de, isme karar vermeniz nasıl gelişti?

Bildiğiniz gibi hapishaneden gelen mektuplar, ‘Görülmüştür’ mührüyle geliyor. Genellikle okumayı engellemeyecek yerlere mühür vuruluyor. Bazen de arka boş sayfalara. Ama kimi zaman da mühür, sahibinin içindeki kötülük potansiyelini gösteriyor. Buna örnek olarak Serkan Kaya ve Kamil Turanlıoğlu’nun, Sincan 1 no’lu F tipi cezaevinden yolladıkları karikatür iyi bir örnektir. Mühür sayfada çok boş yer varken, sunulan çiçeğin üzerine, hem de tam tomurcuğa vurulmuş. Biz de bu karikatürden hareketle ve 2010 -2011 yıllarında açılan “Görülmüştür- mahpus resimleri sergisi”nden yola çıkarak bu ismi benimsedik. Avrupa’ya taşınan o sergi İHD bünyesinde açıldı. Serginin organizasyonunda bu günkü “görülmüştür” ekibinden arkadaşlarımız yer almıştı.

 

-Ekip demişken; kimlerden oluşuyor?

İçlerinde benim, müzisyen Serdar Türkmen’in, mühendislerin, sağlık çalışanlarının, akademisyenlerin, öğrencilerin, işçilerin, işsizlerin de bulunduğu kalabalık bir ekip tarafından kuruldu.

 

-Yenilik planlarınız var mı? Yoksa, mevcut halini korumayı mı düşünüyorsunuz?

Elbette okuyucuları, arkadaşlarımızı duyarlı hale getirmek için “Bir adres de sen al, bir mektup da sen yaz” kampanyasını başlattık. Bunu geliştireceğiz. Yayınımız aynı zamanda bir arşiv merkezi haline geldi. Arkadaşlarımızın ellerindeki mektupları, mahpus fotoğraflarını, şiir-öykü ve resim- karikatür çalışmalarını derli toplu paylaşmak amacıyla arşivlemeye giriştik. Gelen mektupları bilgisayara geçip paylaşmamızın bir diğer nedeni: Hem politik tutsakların ne koşullarda yaşadığı hakkında bilgi vermek, (sağlık sorunlarından, hücrelerde nasıl yaşadıklarına, günlük yaşantılarına ve morallerine kadar) hem de verdiğimiz adreslere – içinden birine de olabilir− okuyucuların da yazması. Elbette bildiğiniz gibi, çeşitli kentlerde cezaevleriyle dayanışma komiteleri var. Tek tek veya grup, kurum olarak bizim yaptığımızın çok fazlasını yapanlar var. Biz neden bir kişi daha olmasın, neden bir web sitesi daha veya bir gazete daha olmasın diyoruz. Ve keşke diyoruz her kentte o bölgenin hapishanesine yönelik bir site olsa. Derneklerin şubeleri olsa.

 

-Neden yoğunlukla sol- sosyalist ve yurtsever tutsakların mektupları – ürünleri?

Cezaevlerindeki uygulamalardan bir diğer deyişle “eza”dan tüm tutuklu ve hükümlüler etkilenmektedir. Bizim yazıştığımız tutsaklardan yola çıkarak 130 bin tutuklu ve hükümlünün (c)eza evlerinde yaşadıkları hakkında bir öngörüye sahip olmak mümkündür. Kaldı ki hak ihlalleri, iletişim ve ziyaretçi yasakları, işkence ve uzun tutukluluk mağduriyeti öncelikle bu kesimi mağdur etmiş durumda. 12 Eylül faşist darbesinden sonra da durum böyleydi, bu gün de böyle. Dikkat ediniz devrimcilere, yurtseverlere, muhalif gazetecilere, öğrencilere yaşatılan zulüm yeni değil. Zira 1960, 1971, 1980 darbelerini yapan “devlet” ile son yıllarda ülkeyi devasa bir hapishaneye çeviren “devlet”in uygulamaları -mücadele ve ağır bedeller sonucu kazanılan kısmi demokratik haklar olsa da aynı. Çünkü: Yedikule zindanlarının inşasından bu yana (ve daha önce) İstanbul ve Anadolu topraklarında saltanat süren tüm devletlerin-hükümetlerin “adalet”i, mülksüzlerin değil, büyük mülk sahiplerinin hizmetinde olmuş.

İşte bunları gören-bilen, “Başka bir dünya mümkün” diyerek özgürlük ve eşitlik için mücadele eden tutsaklar, çocuklarının mahpushane kapılarında büyümelerinden, gözü yaşlı vedalardan daha çok etkilendiler. Zira onlar “Dünyanın tüm çocukları daha mutlu yaşasın, daha özgür bir dünyada, havası-suyu kirletilmemiş bir dünyada eşit yaşasınlar” diye “kötülükle” kavgaya tutuşmuşlardı. Bu kavga içerisinde kendilerine (ve/veya çocuklarına) yeterince zaman ayıramadılar. Biz dışarıda çocuklarımızla oynar, hastalıklarında, mezuniyet törenlerinde, düğünlerinde yanlarında olurken, onlar, en değerli varlıklarının “görüş günlerinde büyümelerini” ancak uzaktan izlemek zorunda kaldılar. Yılda bir iki kez kucaklaşabildiler.

 

-Çalışmanız sırasında tutsaklara dönük bir ilgisizlik gözlemlediniz mi? Mesela tutsakların buna dair şikayetleri var mı?

Maalesef. Öncelikle şunu söylemeliyim; politik nedenlerle bedeller ödeyen insanlar her türlü dayanışmayı hak ediyorlar. Ve biz “dışarıda” olanlar, gündelik hayatın hay huyu içinde onları unutuyoruz. Onlar da sitem ediyor dönem dönem. Bir örnek vereyim. Muş cezaevinden Seyit Oktay mektubunda bu konuda şunları söylüyor: “İçeridekileri hatırlamak çoğu zaman dışarıdaki arkadaşlar için önemli görülmüyor. Hele bir de insan, bizim gibi uzun yıllar yatınca, duvarda asılı duran ve ara sıra bakılan bir hatıra fotoğrafına dönüşüyoruz." Galiba mektubundaki bu sitem, sorunuza yanıt olabildi. 

 

-Okurlarınızdan talepleriniz neler? İlk adım olarak ne yapabilirler?

Dayanışma talebi. Tabii tutsaklarla dayanışma. İlk adım mektup arkadaşı seçmektir. Ama yazışmaya başladıktan sonra gelen mektuplara mutlaka yanıt verin diyoruz. Geç de olsa mutlaka yanıt verilmeli. Aksi takdirde tutsaklar bu kez mektuplarımız ulaşmadı mı diye endişelenip tekrar yazıyorlar. Tabi bizim için 1 TL pul parası çok sayılmayabilir. Ama içerideki bir insan bazen pul parası bulmakta zorlanabiliyor. Onlar onurlu insanlar sizden mektubun- dışarıdan bir ses duymanın ötesinde bir şey istemezler ama dilerseniz zarfın içine birkaç pul koyabilirsiniz.

***

Adil Okay, son sözü yine bir politik tutsağa vermek istedi... Resul Baltacı’nın Siirt cezaevinden yolladığı mektubundan bir kesit:

"Hapishaneden, yanımızdan 'Yolcu ettiğimiz insanlarla beraber yaşadık bir dönem de. Birlikte ve omuz omuza volta attık. Pek çok acı ve tatlı anılar paylaştık. Gidenler neleri yaşadılar bilmiyorum. Fakat hepsinin aynı duyguları yaşamadıkları kesin. Çünkü gidenlerin içinde ayrı yolları tercih edenler de çok oldu. Lakin biz kalanlar ise hep iki duyguyu yaşardık; ‘acaba bizi / beni unutacaklar mı?’ Bu ilk duygudur. Diğer duygu ise, ‘ortak amaç ve ideallerimiz doğrultusunda yük alacaklar mı?’dır. Bu duygulara bağlı bir arkadaşın, bir dostun, hatta sıradan bir insanın bile cezaevi koşullarından kurtulması, tadı eşsiz bir sevinç oluyor. Yine senin içeride kalıyor olman ise derin bir burukluk yaşatıyor..."

 

Kaynak:http://anf.bz/index.php?rupel=nuce&nuceID=68394

Cezaevlerinden Yükselen Çığlığa Daha Ne Kadar Kulaklarımızı Kapatacağız?

Hapishaneler İzleme Kurulu'nu oluşturan bileşenlerden KESK, TTB, TİHV, İHD, ÇHD ve TAYAD bugün ortak bir basın toplantısı düzenleyerek, Kurul'un çalışmalarını ve "Hak İhlalleri - 2011" raporunu kamuoyu ile paylaştılar.

Genel Başkanımız Lami Özgen, TTB Merkez Konseyi üyesi Arzu Erbilici, İHD Başkanı Öztürk Türkdoğan, ÇHD Genel Sekreteri Hüseyin Aslan, TİHV Kurucular Kurulu üyesi Sezai Berber ve TAYAD Yönetim Kurulu Başkanı Behiç Aşçı'nın katıldığı basın toplantısında, cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerinin giderek büyümekte olduğuna dikkat çekilerek, çözüm için bağımsız izleme kurullarının gerektiği vurgulandı.

Rapora ulaşmak için... (gorulmustur.org PDF biçimi)

BU ÜLKENİN CEZAEVLERİNDEN YÜKSELEN ÇIĞLIĞA DAHA NE KADAR KULAKLARIMIZI KAPATACAĞIZ!

ÇÖZÜM İÇİN BAĞIMSIZ İZLEME KURULLARI GEREKLİDİR

TTB, KESK, DİSK, ÇHD, TİHV, İHD, TAYAD, TUAD-DER ve TUYAB’ın dahil olduğu demokratik kitle örgütleri tarafından kurulan HAPİSHANELER İZLEME KURULU, Türkiye cezaevlerinde yaşanan sorunların çözümüne katkı sunmak ve sürece müdahil olmak üzere oluşturulmuştur.

Cezaevleri her dönem insan hakları ihlallerinin yoğun olarak yaşandığı ve günümüz koşullarında bu ihlallerin giderek arttığı yerler olarak çözüme en acil ihtiyaç duyulan sorunlardan biri durumundadır.

Bu ülkede geçtiğimiz yıl Eylül ayında yangın çıkan cezaevi aracından çıkamayan 5 mahkum yanarak can verdi. Bu yılın başında Pozantı Cezaevi’nde çocuklara uygulanan şiddet, cinsel taciz ve tecavüzün öfkesi ve utancı hala üzerimizdedir. Geçtiğimiz Haziran ayında Urfa Cezaevi’nde çocuklar dahil her yaştan hükümlü ve tutuklu her türlü insani iletişim yolunun tıkanması sonucu canları pahasına, yanmak pahasına seslerini duyurmaya çalıştılar. Bu örnekler ülkemiz cezaevlerinden yükselen çığlığın, yaşanan dramın yakın zamandaki en somut, en yakıcı göstergeleridir.

İşkence ve ağır tecrit uygulamaları, ciddi sağlık hakkı ihlalleri, ağır disiplin cezaları, iletişim ve sohbet hakkı engelleri, anadil yasağı gibi öne çıkan ihlallerin yanı sıra cezaevlerinin aşırı doluluğu sorunların ana kaynağını oluşturmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde yakınlarının feryadına rağmen cezaevinde yaşamını yitiren kanser hastası tutuklu Muhlis Barut örneğinde olduğu gibi, tedavileri cezaevi koşullarında sürdürülmesi imkansız olan ve hastalıkları son aşamaya gelen tutuklu ve hükümlülerin infazlarının ertelenmesine dair zorluklar yaşanmakta, tüm insani talepler yasa-kural-yönetmelik sarmalında yok edilmektedir. İnsana ait bütün değerler mevzuat duvarına çarpmaktadır. Oysa sorun mevzuat-yasa-yönetmelik değil, uygulama iradesidir.

Demokratik bir devlette tüm yurttaşların, bilhassa cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlülerin yaşam hakları ve güvenlikleri mutlak olarak güvence altında olmalıdır. Dolayısıyla fiziksel yapı, insan gücü ve mali yetersizlikler cezaevlerine kapatılmış insanların haklarının korunamamasının mazereti sayılamaz.

Bugün siyasal iktidar için tüm toplumu suçlu ilan edip cezaevlerini doldurmak devlet olmanın yeter koşulu olarak görülüyor. Nitekim cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısı 2005 yılında 55.870 iken 31 Mart 2012 tarihinde 132.369’a yükselmiş ki, Türkiye yakın tarihi bu denli keskin bir artışa tanık olmamıştır. (Denetimli serbestlik gibi düzenlemeler ile 31 Mayıs 2012 tarihinde toplam sayı 125.100 olmuştur)

Temmuz 2012’de kanunla kurulan Türkiye İnsan Hakları Kurumu mevcut hali ile hapishaneleri bağımsız olarak denetlemekten uzaktır. Bu düzenleme Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerini karşılamamaktadır. Bu nedenle bağımsız bir denetim mekanizmasına ihtiyaç olduğu açıktır.

Ancak, bugünkü hapishane yönetim pratiği, bu ihtiyaçtan çok uzaktır. Kurul üyelerinin hapishaneleri ziyaret talepleri reddedilmektedir. Adalet Bakanlığı randevu taleplerimize cevap dahi vermemekte, yaşanan insan hakkı ihlalleri çığ gibi büyümekte ve ne yazık ki cezaevlerinde insanlar ölmeye mahkum edilmektedir.

Ekte sunduğumuz “2011 Hapishaneler Hak İhlalleri Raporu” TTB, KESK, DİSK, ÇHD, TİHV, İHD, TAYAD’a bildirilen hak ihlallerinden oluşmaktadır. Rapor yaşanan hak ihlallerinin bir kısmını yansıtmakta, bizlere ulaşabilmeyi başarabilmiş yardım taleplerinden oluşmaktadır. Ne yazık ki cezaevlerindeki gerçek tablo bundan çok daha ağırdır.

Kurucusu olduğumuz “Hapishaneler İzleme Kurulu” bileşenleri olarak bizler, hapishanelerdeki birçok sorunun çözümünün mümkün olduğuna inanıyoruz. Bunun için hapishanelerin bağımsız izleme kurulu denetimine açık olması gerekmektedir. Kurul hapishaneleri denetleyebilmeli, sorunları yerinde tespit edebilmeli ve çözüm konusunda muhatap alınmalıdır.

Kurulumuz, hapishanelerdeki sorunların çözümü konusunda etkili demokratik kitle örgütlerinden oluşmaktadır. Talebimiz bu kurulun iradesinin desteklenmesi, Adalet Bakanlığı tarafından tanınması ve yetkilendirilmesidir.

BASINA VE KAMUOYUNA DUYURULUR.

HAPİSHANELER İZLEME KURULU ADINA;

KAMU EMEKÇİLERİ SENDİKALARI KONFEDERASYONU (KESK)

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ (TTB)

TÜRKİYE İNSAN HAKLARI VAKFI (TİHV)

İNSAN HAKLARI DERNEĞİ (İHD)

ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ (ÇHD)

TUTUKLU HÜKÜMLÜ AİLELERİ YARDIMLAŞMA DERNEĞİ (TAYAD)

Kaynak: kesk.org.tr

 

Adalet Bakanı: Dokuz yılda 1621 mahpus hayatını kaybetti

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, 2003-2012 yılları arasında 1621 mahpusun hayatını kaybettiğini ve 24 Mayıs 2012 itibarıyla ceza infaz kurumlarındaki 49 mahpusun kanser hastası olduğunu açıkladı.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, 2003-2012 yılları arasında cezaevlerinde hayatını kaybeden mahpus sayısının 1621 olduğunu açıkladı.

İstanbul Milletvekili (CHP) Sezgin Tanrıkulu’nun cezaevlerinde yaşamını yitiren mahpuslarla ilgili verdiği soru önergesine Adalet Bakanı Sadullah Ergin’den yanıt geldi. Ergin, 2003-2012 yılları arasında hayatını kaybeden mahpus sayısının 1621 olduğunu ve meydana gelen 682 ölüm olayında toplam 1728 personel hakkında soruşturma açıldığını belirtti. Ergin, cezaevi personeli hakkında adli yönden yapılan soruşturmalar sonucunda, 1544 personel hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiğini kaydetti.

24 Mayıs 2012 itibarıyla ceza infaz kurumlarında 49 mahpusun kanser hastası olduğunu belirten Ergin, 11 Nisan tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6291 sayılı kanun gereğince sürekli hastalığı bulunan 57 kişinin tahliye edildiğini kaydetti.

Ergin, 4 Mayıs 2011-4 Mayıs 2012 tarihleri arasında ceza infaz kurumlarında, 252 mahpusun “eceliyle” hayatını kaybettiğini, 31 mahpusun intihar ettiğini ve 1 mahpusun da öldürüldüğünün anlaşıldığını ifade etti.

Cumhurbaşkanlığı tarafından cezaları kaldırılan mahpus sayısının, 2003 yılında 123, 2004 yılında dokuz, 2005 yılında beş, 2006 yılında iki, 2008 yılında üç, 2009 yılında yedi, 2011 yılında sekiz ve 2012 yılında altı olduğunu ifade eden Ergin, bu mahpusların  gibi rahatsızlıkların bulunduğunu belirtti.

http://www.imc-tv.com/haber-dokuz-yilda-1621-mahpus-hayatini-kaybetti-4042.html

Cezaevinde yazma ve şal doktor raporu olmadan verilmiyor!

Aliağa Şakran Kadın Cezaevi'nde kadın tutuklulara gönderilen yazma ve şallar doktor raporuna tabii. Şal ve yazmalar doktor raporu olmadan olmadan içeri verilmiyor.

Cezaevlerindeki keyfi uygulamalara bir yenisi daha eklendi. Aliağa Şakran Kadın Cezaevi'nde kalan kadın tutuklulara şal ve yazma doktor raporu olmadan verilmiyor. İzmir Aliğa Şakran Kadın Cezaevi kalan Azadiya Welat Gazetesi Mersin muhabiri Dilşah Ercan, cezaevinde yaşanan keyfi uygulamalar ve hak ihlallerine ilişkin DİHA'ya mektup gönderdi. Ercan mektubunda, cezaevinde 12 Eylül'ü aratmayan baskı ve uygulamalara maruz kaldıklarını belirterek, yaşanan sorunların giderilmesi konusundaki en ufak taleplerine bile hücre cezasıyla cevap verildiğini, cezaevindeki sorunlar ve sıkıntılarının çözülmesi konusunda cezaevi savcısı ve idaresiyle görüştürülmediklerini aktardı.

Songül Bahadır, Edibe Ekmen isimli tutukluların bir gardiyan tarafından darp edilerek hakarete maruz kaldıklarını ve bu gardiyanın tutsakları sürekli tahrik ettiğini yazdı. Ercan, tutukluların kendilerini darp eden gardiyanlar hakkında suç duyurusunda bulunmasına rağmen 15'şer günlük hücre cezasına çarptırıldıklarını belirtti.

SAVCI, SOHBET HAKKINI 'BOMBALI EYLEM' TALİMATI OLARAK GÖRÜYOR!

Şükran Karakoyun'un görüşüne gelen TAYD-DER İzmir Başkanı Abdurrahman Koçak'ın başka bir tutuklu ile konuştuğu gerekçesiyle cezaevi idaresi tarafından tutanak tutulduğunu ifade eden Ercan, Koçak'a üç ay görüşe gelmeme cezası verdiğini söyledi.

Mardin E Tipi Cezaevi'nden Şakran Cezaevi'ne sürgün edilen Sultan Atabay isimli tutuklunun da ring aracında getirildiği üç gün boyunca hiç bir ihtiyacının karşılanmadığını, yanındaki yiyeceklerinin bile verilmediğini aktaran Ercan, Atabay'a cezaevi girişinde insan onurunu zedeleyen çıplak arama uygulamasının dayatıldığını ve ardından üç gün boyunca tek kişilik odada tutulduğunu belirtti.

ŞAL VE YAZMAYA DOKTOR RAPORU

Cezaevindeki oda aramalarında gardiyanların provake edici yaklaşımlarının sabır ve sağduyu sınırlarını zorlayan bir aşamaya geldiğini dile getiren Ercan, "En son aramada bir yazma ikiye bölünmüş diye el konuldu. Annellerimizin yazma ve şalları doktor raporu olmadan içeri verilmiyor. Odanın duvarına asılan resimler yasak olduğu gerekçesiyle gardiyanlar tarafından sökülüyor" diye kaydetti. Yasal hakları olan sohbet haklarının, cezaevi savcısının "Bir araya gelip dışarıya bomba talimatı veriyorsunuz" gerekçesiyle engellendiğini belirtti.

Ercan, cezaevinde yaşadıkları sorunlara duyarlı insanlar ve kurumların sorunların çözümü konusunda girişimde bulunması çağrısında bulundu.

DİHA'nın telefonla aradığı cezaevinde haftasonu olduğu için yetkili kişilerin olmadığı belirtilerek iddialara cevap verilmedi.

Kaynak: EmekDunyasi.Net/DİHA

Sosyal Bilimler özgür Müge Tuzcuoğlu serbest bırakılsın!

Hamdiye Müge Tuzcu (Müge Tuzcuoğlu) 2012 Mart ayında gözaltına alındı ve tutuklandı. Şu anda Diyarbakır Cezaevinde 24 Eylül'de yapılacak ilk duruşmasını bekliyor.

Müge Tuzcuoğlu bir antropolog ve bir süredir yaşadığı Diyarbakır’da çocuklar ve kadınlar üzerine araştırmalar yaptı. Çocuklarla ilgili çalışmalarını “Ben Bir Taşım” adlı kitabında anlattı.

Diyarbakır’a gitmeden önce bir süre Evrensel gazetesinin Ankara bürosunda gazetecilik de yapan Tuzcuoğlu İnsan Hakları Vakfı, Göç Vakfı, DİSA Diyarbakır Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün çalışmalarına da gönüllü katkıda bulundu. Tutuklandığında Sarmaşık Derneği’nin çalışmalarına katılıyordu. Düzenlenen iddianamede Müge Tuzcuoğlu’nun Diyarbakır’da BDP Siyaset Akademisi’nin derslerine öğrenci olarak katıldığı, ortam dinlemesine takılan yoklamalar sırasında “buradayım” dediği, siyaset akademilerinin bahçesinde, giriş kapısında görüntülendiği, 8 Mart ve Newroz mitinglerine katıldığı yer alıyor ve buradan yola çıkılarak “Terör örgütüne üye olmak suçundan dolayı 5237 sayılı TCK'nun 314/2, 3713 Sayılı Yasanın 5. Maddeleri ile cezalandırılması” talep ediliyor.

Müge Tuzcuoğlu kamu yararı gözetilerek yasal olarak kurulmuş dernek ve vakıflarda çalışmak, 8 Mart ve Newroz gibi demokratik tepkinin yükseltildiği günlerde eyleme katılmak, bağımsız vekillerin veto edilmesini protesto gösterisinde bulunmak ve Siyaset Akademisi derslerini izlemek, orada görüşlerini beyan etmekten başka bir gerekçeyle suçlanmıyor. Bu sayılanların suç olarak tanımlanması hukukun açıkça yok sayıldığının göstergesi. Artık iddianameler dönemindeyiz, hukukun değil.

Müge Tuzcuoğlu’na bu süreçte başta üniversite çevreleri, yazarlar ve gazeteciler olmak üzere kamuoyu sahip çıktı. Eylül 2012’de yapılan Karaburun Bilim Kongresi’nde adına bir oturum düzenlendi ve oraya katılan akademisyenler Müge Tuzcuoğlu’nun davasını konuştular. İçinde PEN Türkiye, TYS, GİT Türkiye, SAR (Scientist at Risk) ÜNİVDER, ÖÜD, Sosyoloji Mezunları Derneği’nin ve kimi akademisyenlerin bulunduğu Müge Tuzcuoğlu Davası’nı İzleme Grubu oluşturuldu. CHP Milletvekili Prof. Dr. Birgül Ayman Güler ve Tuzcuoğlu’nun hocası Prof. Dr. Neşe Özgen Diyarbakır cezaevine bir ziyaret gerçekleştirdi ve bu ziyaretin ardından TBMM’de bir basın açıklaması yapıldı. MESA (Middle East Studies Association) Başbakan’a yolladığı üçüncü uyarı mektubunu (ilk ikisi Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve Dr. İsmail Beşikçi için yazılmıştı): “Müge Tuzcuoğlu davasını dikkatle ve kaygıyla izliyoruz, hükümetinizin akademi ve bilimin bağımsızlığına yönelik tutumundan son derece endişeliyiz” dedi. CHP’deki akademisyen kökenli milletvekilleri konuyu Avrupa Parlamentosu’na taşıyorlar.

Müge’nin yargılandığı KCK Davası 24 Eylül’de Diyarbakır’da yapılacak. Eğer bu dava Tuzcuoğlu’nun ve mesnetsiz iddialarla birlikte tutuklandığı arkadaşlarının beraatiyle sonuçlanmazsa demokrasi yara alacak ve bilimsel çalışma özgürlüğünün sınırları siyasi iktidarın keyfiyetine bağlı olacak. Onur Hamzaoğlu; Büşra Ersanlı, Cem Terzi gibi akademisyenler geçtiğimiz ay yargılandılar ve Büşra Ersanlı siyaset akademisinde ders verdiği için 9 ay cezaevinde kaldı. Müge Tuzcuoğlu’nun Antropolog ve insan olarak, siyasi ve bilimsel tercihlerini kullanması insanlık ve demokrasi hakkıdır.

Bilime ve insana saldıran hiçbir iktidar, tarihe altın harflerle geçmemiştir.

Müge Tuzcuoğlu Davası'nı İzleme Grubu

Sosyalbilimci Müge Tuzcuoğlu Tutuklandı?

Özgür an'larla özgürlüğe! - Müge Tuzcuoğlu

Yüce İsis Aşkına! - Müge Tuzcuoğlu

Sosyalbilimci Müge Tuzcuoğlu Tutuklandı?

muge-tuzcuoglu-kitapSOSYALBİLİMCİ MÜGE TUZCUOĞLU TUTUKLANDI?

Tuzcuoğlu kimdir?

Müge Tuzcuoğlu 1983 yılında Türkiye’nin kuzeyindeki Artvin’de doğdu. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde antropoloji eğitimi aldı. 2002-2007 arasında muhalif sol bir gazete olan Evrensel Gazetesi’nde çalıştı; 21 Kasım 2004’de olan bir olay Müge’ye yaşamını değiştirme kararı aldıracaktı. Mardin'in Kızıltepe ilçesinde güvenlik güçleri 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ı ve babasını evlerinin önünde öldürdü. Uğur Kaymaz’ın bedenine 13 kurşun sıkılmıştı. Müge, bu olayın arından 2008 yılında Diyarbakır’a gitti ve yaşamını ve çalışma alanını “go native” olarak sürdürme kararı aldı.

Laz bir genç kadın olarak Kürt bölgesi Diyarbakır'da çocuklarla çalışmalar yapmaya başladı. Diyarbakır merkezli, yoksullukla ilgili araştırmalar yapan ve yoksullukla mücadeleyi bir dayanışma ağı üzerinden yürüten Sarmaşık Derneği’nde yöneticilik de yapıyordu.

Sarmaşık Derneği, bölgenin en büyük sorunlarından olan yoksulluk sorununu, sadaka dağıtarak çözmeye çalışan hükümetten farklı olarak bir dayanışma ağı kurarak çözmeye çalışan bir dernektir. Müge, bölgede, bir sosyal bilimci olarak bölgenin sorunuyla ilgisi çalışmalar yapıyordu. Zorunlu göçün sonuçları, toplumsal travma, Terörle Mücadele Kanunu mağduru çocuklar üzerine çalıştı. Türkiye’de Kürt halkının siyasi hareketini temsil eden ve TBMM’de grubu da bulunan Barış ve Demokrasi Partisi Siyaset Akademisi’nde “Toplumlar Tarihi” dersi verdi. (Siyaset Akademileri’nde ders vermek, Kürt Halkının taleplerini anlamak ve ırkçı bir çerçeveye karşıt, demokrasinin yeni olanaklarını tartışmak isteyen aydınları tutuklamak için KCK davası savcıları tarafından “suç delili” sayılmakta). Tuzcuoğlu’nun TMK mağduru çocuklarla yaptığı sosyal bilimsel bir çalısma olan “Ben bir Taşım” başlıklı kitabı 2011’de yayınlandı ve 2012’de ikinci baskısını yaptı.

Neden tutuklandı?

Türkiye’de iki yıl önce başlayan ve AKP Hükümetinin, kendisine muhalif kesimleri sindirme, etkisizleştirme ve itibarsızlaştırma amacıyla yürütülen operasyon furyasının adı KCK oldu. Özellikle Kürt siyasetini temsil eden Barış ve Demokrasi Partisi operasyonların hedefiydi. Kürt vatandaşlardan başlayıp, Kürt siyasetçilerine, seçilmişlerine yönelik bir gözaltı ve tutuklama dalgası olarak devam eden operasyonun kapsamı geçen sürede giderek genişledi. Gözaltına ve haklarında iddianame hazırlanana kadar aylarca cezaevinde tutulan yüzlerce Kürt’ün yanı sıra, Kürtlerle ya da parlamentoda da temsil edilen Kürt siyaseti ile bir biçimde ilişki içinde bulunan Kürtler dışındaki kesim de KCK operasyonlarının bir parçası oldu. 8 Mart günü Müge Tuzcuoğlu’nun da aralarında bulunduğu 17 kişi gözaltına alındı ve Müge dahil 13 kişi yasa dışı örgüt üyesi olmak iddiası ile tutuklandı. Yeni Terörle Mücadele Kanunu, delil üretmeyi gözaltına alınma süresinde önceliğe alan bir kannudur. Dolayısıyla M. Tuzcuoğlu’nun da tutuklanan pek çok kişi gibi ne ile suçlandığını anlamak ve öğrenmek şansı hatta avukatına erişme şansı yoktur. KCK üyeliği ve dolayısıyla TC’ni yıkmakla suçlanmak için Kürt olmak gerekmiyor. Aksine Kürt insan haklarıyla ilgilenmek ve veya Kürtlerle temas etmek yeterli sayılıyor. Öğretim üyesi Prof Dr. Büşra Ersanlı ve Yayıncı-Yazar Ragıp Zarakolu bunlardan ikisi. Hükümetin, KCK ile ilişkilendirmeye çalıştığı isimler arasında gazeteciler, akademisyenler ve sanatçılar, sinemacılar, fotoğrafçılar, şairler, yazarlar sanatçılar da var. Tutuklama dalgası her geçen gün Kürtlerle temas eden, etmiş kesimlere doğru genişledi.

Müge tuzcuoglu’nun tutuklanmasında önemli bir farklılık var: Artık sosyal bilimciler sadece yazdıklarından dolayı değil, aksine arastırmalarını yaparken temas ettikleriyle bağlantılı olarak tutuklanıyorlar. Türkiye’deki bilim insanlarına, yazarlara, akademisyenlere yönelik bu tutuklamalar araştırma özgürlüğünü de ortadan kaldırmakta. Sosyal bilim alanına ve sosyal bilimcilerin araştırma özgürlüğüne yönelik bu tür uygulamalara geçmişte de rastladık. Ancak, Türkiye'nin bir sosyal bilimciyi daha hapiste tutmasına seyirci kalmayacağız. Sosyal bilimin her türden iktidar karşısındaki tarafsızlık ve bağımsızlık gözeten tutumunun, aramızdaki örnekleri çekip alarak sindirilmesine seyirci kalmayacağız.

Müge Tuzcuoğlu Davası’nı İzleme Grubu

Yedinci Yılda da...

FÜSUN ERDOĞAN'DAN "GÖRÜLMÜŞTÜR" MEKTUPLARI

Yedinci Yılda da...

Bugün 8 Eylül. Gözaltına alınışımın 7. yılı. Tutsaklığımın da! Ne yazık ki, yıldönümleri her zaman güzel günleri anmanın bir vesilesi olmuyor!

Füsun ERDOĞAN Gebze - BİA Haber Merkezi 14 Eylül 2012, Cuma

Yazdan kalma sıcak bir gün.

Havalandırmada kargaların o kaba seslerine karışan serçe cıvıltıları değişik bir senfoni kıvamında, haftasonu sessizliğini kuşanmış hapishaneye meydan okuyor.

Bunu eski hapishaneler ile yeni inşa edilenler arasındaki önemli bir fark olarak kaydediyorum.

Hapishane tam bir ölüm sessizliğine bürünmüş!

Üst kat penceresinden içeriye dolan güneş ışıkları yerdeki gri karo taşlarını aydınlatıyor.

Karşımdaki duvara yapıştırdığım fotoğrafları seyrediyorum.

Aramıza giren bir tutam ışık demetinin aydınlattığı fotoğrafta bana gülümseyen ömrümün bakışları canlanıyor gözümde...

Yeni çıkmış ön dişleriyle etrafa gülücükler dağıtan Akocan'ın bebek hallerinden dolaşan bakışlarıma anılarım eşlik ediyor.

Üstteki bir kareden şirinem Yağmur beni atlama dercesine gülümsüyor.

Irmak ablasına nispet yaparcasına muzır bakışlarıyla "Buradayım" diye sesleniyor.

Öykücük babasının şiirine sırtını yaslamış olmanın güveniyle bakmış objektife.

Açık görüşlerde Ako'nun benimle ve babasıyla çektirdiği bol kahkahalı, gülümseyen karelere gizlenmiş hüzün yüreğime dokunuyor.

Fotoğrafların tam ortasına yerleştirdiğim Tesa ve Akocan'ın gözlerindeki aşk hali ömrümle ilk gençlik günlerimize alıp götürüyor beni.

Bakışlarım her bir fotoğraf karesinde sevdiklerimi okşuyor; sessiz ama sevgi dolu, özlem yüklü busecikler konduruyor yanaklarına.

Ömrüm, Akocan, annem, Yağmur, Irmak, Şenom, Tesa, Belgin, ...

Siz bakmayın duvardaki fotoğrafların sınırlılığına.

Nerede olursak olalım, her koşulda, kimsenin elimizde almaya gücünün yetmediği iki şey: Düşlerimiz ve anılarımız!

Sessiz, sakin bir hafta sonundan her ikisi de yanı başımda.

Gözlerime eşlik eden aklım ve yüreğim en güzel anılarım da sakladığım sevdiklerimin, dostlarımın yüzlerini anımda tabederek fotoğraflarını, karşımdaki duvara asıyor.

Ve her karede özlemlerimin bir başka ayaklansa da, yürek duvarıma çarpan o küçücük sevgi dalgacıklarıyla yüzüm aydınlanıyor!

Her biriyle kısa sohbetler yapıyorum.

6 Eylül günü yapılan duruşmada mahkeme heyetinin yine bildik o şablon cümleleriyle tutukluluğumun devamına diyip sevgili Sedat'ı sokaklara göndermesinin sevincini kuşanmalarını öğütleyip Karacaoğlan'ın  "Gidelim" dizelerindeki "Bu ayda olmazsa gelecek ayda / On bir ayın birisinde..." mısralarını fısıldıyorum kulaklarına!

Bugün 8 Eylül...

Gözaltına alınışımın 7. yılı...

Tutsaklığımın da!

Ne yazık ki, yıldönümleri her zaman güzel günleri anmanın bir vesilesi olmuyor!

Tutsaklığımın yedinci yılında da adalet ve özgürlük talebimi, taleplerimizi yükseltmeye...

Umutlarımızı büyütmeye devam!

Umutla, sevgiyle kalın... (FE/HK)

* Füsun Erdoğan, 8 Eylül 2012, Gebze Kadın Kapalı Hapishanesi

Kaynak: bianet.org

2011 hapishaneler raporu açıklandı

Hapishaneleri İzleme Kurulu, 2011 Hapishaneler Raporu’nu açıkladı. Raporda hak gasplarının çokluğuna dikkat çekilirken 7 yılda tutuklu ve hükümlü sayısının 76 bin 499 arttığı belirttildi. Kurul, konunun çözümü için Adalet Bakanlığı’nın kendilerini tanıyarak yetkilenmesini talep etti

CHP Heyeti Tahir Canan'ı Ziyaret Etti

CHP heyeti ve İlhan Canan, 12 Eylül'ün 32. yıldönümünde hayatının yaklaşık 32 yılını cezaevinde geçiren Tahir Canan'ı kaldığı cezaevinde ziyaret etti.

Ekin KARACA [email protected] Balıkesir - BİA Haber Merkezi 12 Eylül 2012, Çarşamba

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, CHP Parti Meclis ÜyeleriUmut Akdoğan ve Meryem Gül Çiftçi, CHP Gençlik Kolları Genel Başkanı Avukat Emre Doğan ile İlhan Canan, 12 Eylül askeri darbesinin 32. yıldönümünde hayatının yaklaşık 32 yılını cezaevinde geçiren ve Türkiye'nin en uzun süre hapis yatan kişisi olan darbe mağdurlarından Tahir Canan'ı Bandırma Cezaevi'nde ziyaret etti.

bianet'e konuşan Tahir Canan'ın oğlu İlhan Canan, 12 Eylül hukuksuzluğuyla süren hayatlarında yine bir 12 Eylül günü babasıyla cezaevinde görüştüğünü söyledi.

Veli Ağbaba ise Tahir Canan içerde olduğu sürece Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) 12 Eylül'le hesaplaşamayacağını ancak helalleşebileceğini ifade etti.

Emre Doğan ise 1983 doğumlu olduğunu, ancak Tahir Canan'ın yaşadığı sıkıntıları duyunca, bir avukat olarak bu hukuksuzluğu görünce 12 Eylül'ü yaşamış kadar olduğunu belirtti.

Canan: Yine 12 Eylül'de cezaevi ziyaretindeyiz

İlhan Canan babasının yine bir 12 Eylül gününde darbe hukuku nedeniyle sevdiklerinden uzakta, cezaevinde olduğunu söyledi.

"Kendisini soranlara, kendisinin özgürlüğe kavuşması için mücadele edenlere selamı var. Sürece dair değerlendirmeler yaptık. Hala Yargıtay kararının yerel mahkemelere ulaşmaması ve oradan son Yargıtay kararının ne anlama geldiğine dair yerel mahkemelerin yorum yapıp karara bağlamamış olması ayrı bir sıkıntı.

"Yaşadığı hukuksuzluğu başından sonuna kadar anlattığı bir yazı hazırladı. Onu da yakında kamuoyuyla paylaşacak."

Ağbaba: AKP hukukunu görüyoruz

Veli Ağbaba ise Canan'ın cezaevinde en uzun süre kalan kişi olduğunun altını çizerek 7 TİP'liyi Bahçelievler'de katledenlerden Ünal Osmanoğlu'nun serbest bırakıldığına dikkat çekti.

"Katillerin bırakılması, Tahir Canan'ın hala cezaevinde olması, Türkiye'nin hukuk sisteminin geldiği noktayı, AKP hukukunu gösteriyor."

"Tahir Canan cezaevinde kalmaya devam ettiği sürece AKP hükümeti 12 Eylül'le hesaplaşamaz, ancak helalleşir."

"Tahir Canan'ın morali, sağlığı iyi. Her gün uzun süre spor yapıyor ve günde en az dört beş saat kitap okuyor. Ancak artık katiller serbest bırakılırken, kendisi içerde tutulduğu için hukuka güveni kalmamış durumda."

"Geldiğimiz arkadaşlarımız 12 Eylül'de henüz doğmamıştı ama Tahir Canan'la görüştükten sonra 12 Eylül'ün ne olduğunu ve hala devam ettiğini anlamış oldular."

Doğan: Evren'i yargılayarak hesaplaşma olmaz

CHP Gençlik Kolları Başkanı Avukat Emre Doğan, Tahir Canan'ın 12 Eylül mağduru olduğunu ve hala 12 Eylül hukukuyla yargılandığını söyledi.

"Bunca yıl bir insanın haksız yere cezaevinde tutulması insan onuruna yaraşır bir şey değil. Onun dışında 7 TİP'li öğrenciyi katleden kişi serbest bırakılırken Tahir Canan'ın çıkamaması bizde sıkıntı yaratıyor."

"İnanıyoruz ki hukuki olarak bir şeyler yapılabilecektir. Eğer 12 Eylül'le hesaplaşmak istiyorlarsa 12 Eylül'ün faşizmini ve hukuksuzluğunu ortadan kaldırmak istiyorlarsa, iktidarın Tahir Canan'ın tahliyesi için elinden geleni yapması gerekir."

"Bunu yapmıyorsa ortada ciddi bir samimiyetsizlik var dektir. Kenan Evren'i yargılamakla 12 Eylül'le hesaplaşılamaz."

"Ben 1983 doğumluyum ama Tahir Canan'ın yaşadığı sıkıntıları görünce, yaşadıklarını duyunca, bir avukat olarak bu hukuksuzluğa şahit olunca 12 Eylül'ü yaşamış kadar oldum."

"12 Eylül hukukunu AKP sürdürüyor"

Ağbaba, Akdoğan, Çiftçi ve Doğan'dan oluşan CHP heyeti, cezaevi çıkışında basın açıklaması yaptı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

"Bugün, 12 Eylül darbesinin üzerinden 32 yıl geçti. 32 yıldır darbe kurumları ve kuralları hayatımızın her alanın varlığını sürdürmektedir. Emperyalizmin 'bizim çocuklar' dediği cuntacılar, kendi çocuklarını yetiştirdi. Demokrasi paketleri, yasal değişiklikler makyajın ötesine geçemedi. Hesaplaşma parolasıyla çıkılan yolda bile helalleşme noktasına gelindi. Çünkü 12 Eylül bir zihniyetti ve o zihniyet aktör ve figüranlarını değiştirerek yoluna devam etti."

"Darbeci zihniyet, hapishanelerde kristalleşti. 12 Eylül'ün sembolü haline gelen hapishaneler işlevini hiç yitirmedi. Metris, Mamak ve Diyarbakır zindanları bu kristalleşmenin en acı hikâyelerini yaşadı. Cuntacı başı Evren bile kendi hukukunun 32 yıl süreceğini, cunta mahkemelerinin kararıyla birinin 31 yıl boyunca hapishanede kalacağını tahmin edemezdi."

"Tahir Canan, darbe mahkemeleri tarafından verilen kararlar yüzünden 31 yıldır hapishanede kalmaktadır. Dört çocuğu babasız büyüyen Canan'ın haksız ve hukuksuz bir şekilde cezaevinde kalması kabul edilemez. Tahir Canan'ın hapishanede kalması demek, 70 milyon nüfusuyla Türkiye'nin darbe hukukuna itaat etmesi demektir. Bizler darbe hukukuna itaat etmiyoruz. Onun için bugün, burada, Bandırma cezaevindeyiz. Tahir Canan'ı ziyaret ettik."

"Tahir Canan, 3. yargı paketi çerçevesinde tahliye edilen Ünal Osmanoğlu'nun iki ay önce kendisinin de kaldığı Bandırma Cezaevinden çıktığını ve bunun da adaletsizliği gösterdiğini belirtmiştir. Tahir Canan kendisinin uğradığı haksız ve hukuksuz uygulamaları anlatarak konuyla ilgili tarafımıza bir dosya sunmuştur."

"12 Eylül mahkemelerince verilmiş cezaları çeken Hasan Gülbahar, Halil Gündoğdu, Muzaffer Öztürk, Osman Evcan, Tuncay Kurtbaş, Hasan Erdemli, Cemil Erdem ve Tahir Canan'ın durumu 12 Eylül hukukunu AKP tarafından sürdürüldüğünü göstermektedir."

"Tahir Cananlar hapishanede kaldığı sürece darbeyle hesaplaşma değil, helalleşme olur. Bizler ise, AKP'nin hesaplaşmayı unutup, helalleşmeye başladığı 12 Eylül darbecilerine ve zihniyetime karşı mücadelemizi sürdüreceğiz." (EKN)

Kaynak: bianet.org

Muhlis Barut öldü ya diğer hastalar? [Hapiste Sağlık]

Cezaevlerinde bulunan ağır hastalar Muhlis Barut'un ölümüyle gündeme geldi. Bu hastalar tedavi olurken büyük sorunlar yaşıyor. Kocaeli'ndeki bir tutuklunun anlatımı: Çarşamba günü kalp krizi geçirdim ama doktor gününün salı, perşembe olduğu için o sırada cezaevinde ambulans yoktu
Muhlis Barut'u evine götürmek için kızı Gönül çok çaba gösterdi ama başarılı olamadı.
 
Kanser hastası tutuklu Muhlis Barut, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ’ün devreye girmesine rağmen son günlerini ailesinin yanında geçirmedi. Türkiye ’nin gözleri önünde Adli Tıp raporunu beklerken cezaevinde hayata veda etti. Kanser hastası olan ve 6 aylık ömrü kaldığı doktor raporuyla tespit edilen Muhlis Barut'un 24 yaşındaki kızı Gönül Barut, "Babamın adına ben özür diliyorum. Ama illa ki devletimiz 'Bu ceza çekilsin' diyorsa, ben razıyım çekmeye. Son bir saat olsa da evinde geçirsin" dedi. Ancak Gönül Barut'un bu yakarışı karşılıksız kaldı.

Barut tek değil

Barut, cezaevlerindeki 300 ağır hastadan biriydi. Rapor beklerken hayatını kaybeden son mahpus olamayacak çünkü cezaevlerinde düzgün bir tedaviye erişmekte ya da tedavilerini dışarıda sürdürmelerinde tutuklu ve hükümlülerin büyük problem var. Hasta mahpuslar haftada iki gün cezaevlerine gelen doktorlara görünmek için koğuş sıralarını bekliyor, ambulans yerine ringi araçlarıyla taşınıp kimi zaman doktoru bile göremeden cezaevine geri dönüyor...Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) Adalet Bakanlığı ’na STK’lardan destek alması çağrısı yaparak “Amacımız hasta mahpusların artık ölmek üzereyken hapisten çıkartılması yolu yerine, cezaevlerindekiler dâhil olmak üzere herkesin sağlık hizmetinden ve hasta haklarından her zaman ve tam olarak faydalanmasını sağlamak” diyor.

CİSST Başkanı Zafer Kıraç, cezaevlerindeki sağlık hizmetlerinin yetersiz olduğunu söylüyor. Kıraç sıkıntıları şöyle anlatıyor: “Cezaevlerinde sağlık politikası yürümüyor. Örneğin üç ayda bir, BM ’nin önerisi ayda bir hasta mahpusların durumunu değerlendiren bir heyet olabilir. Böyle bir heyet oluşturulabilir, Adlı Tıp’tan rapor beklenmez. Şuandaki mevcut sistemle sadece ölümlerini beklemiş oluyoruz. Ceza erteleme önemli. Hasta üç ayda bir kontrol edilebilir, iyileştiyse yeniden cezaevine alınır. Ceza erteleme yasada var ama uygulanmasında zorluklar oluyor. Cumhurbaşkanı yılda 5-6 kişiyi affediyor ama bunlar tam ölüm sınırına geliyor. Hasta mahpusların cezaevinden çıkmasına sadece veda hakkı için bakmamak lazım. Dışarıda tedavi açısından başka olanakları ulaşma şansı da verilmeli. “

Bilimsel heyet çözüm için çağrı yapacak
Kıraç, cezaevindeki hasta mahpusların bir insanlık durumu olduğunun altını çizerek İstanbul Tabip Odası’yla birlikte bir proje oluşturduklarını anlatıyor: “Suç türlerinden, kişinin kadın, erkek, eşcinsel olmasından bağımsız bir konu cezaevinde sağlık hakkı. Çeşitli STK’ların listelerinden de yararlanarak cezaevlerindeki hasta mahpuslara durumlarını sorduğumuz mektuplar yolluyoruz. Bu sayede sorunları tespit ediyoruz. Bir sonraki aşama bu kişilerin yakınları ile görüşüp, ziyarette yaşadıkları sıkıntıları belirlemek. Hasta mahpusların durumu için yeni bir yöntem üretebiliriz. Avukatlar ve doktorların da içinde olduğu 15 kişilik bilimsel bir kurul oluşturduk. Bu soruna ve çözümüne dair bunların hazırlayacağı metni Meclis İnsan Hakları Komisyonu’na sunacağız. 190’ı kendine bakamayacak durumda olan 300 hasta mahpusun durumunu klasik yöntemin dışında nasıl çözebiliriz ? Bakanlık STK’lardan destek almalı.”

Kalp krizini doktorun olduğu gün geçirmelisin

Cezaevindeki hasta mahpuslarla mektuplaşan CİSST’ten Sosyolog Zeynep Alpar, kendilerine gelen mektuplardan çok çarpıcı örnekler vererek sorunları şöyle anlatıyor: “Devlet kampus cezaevi yapıyor ama haftanın iki günü doktor gidiyor. Durumun ne kadar acil olursa olsun sen senin koğuşunun doktora gitme sırasının gelmesini bekliyorsun. Hastalar hastaneye ring aracıyla götürmemeli. Ring aracı mahkemeye götüren tutukluyu da götürüyor. Hepsi birbirini bekliyor. Sabah sekizde ring aracıyla çıkıp akşam dörtte doktoru görenler var. Hasta kişi sarsıntısız gitmeli. Van’daki biri bile İstanbul Adlı Tıp’a rapor almak için gelirken ring aracıyla geliyor. Bölge hastanelerinin raporları da geçerli olmalı. Kocaeli’nden yazan bir mahpus çarşamba günü kalp krizi geçirdiğini ama doktor gününün salı, perşembe olduğunu yazmış. O sırada cezaevinde ambulansta yokmuş. 25 yaşında görme engelli psikolojik sorunları olan başka bir mahpus, üç keç intihar girişiminde bulunmuş, ‘Kendimi kontrol edemiyorum yardıma ihtiyacım var’ diyor. İHD listesinden adına ulaştığımız Şevket Öznur’un hipertansiyona bağlı felç, diyabet, kronik kalp yetmezliği, dördüncü evre kronik böbrek yetmezliği, her iki ayak damarlarında yüzde 90′a varan tıkanıklık olduğu, bir gözünü kaybetmiş tedavi edilmezse diğerini de kaybetmek üzere, sürekli sakatlık raporu olduğu, Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulunun 26.04.2010 ile 10.06.2010 tarihli raporlarında Anayasasının 104/b maddesinde sözü geçen sürekli hastalık kapsamında değerlendirildiği bildirilmesine rağmen, Şevket Öznur cezaevinde öldü. Neden tahliye edilmemiş bilemiyorum. Ne acı bir sahipsizlik. Başka bir mektupta Tekirdağ cezaevinde iki ambulans olmasına karşın hastaların ring aracı ile götürülmesini protesto etmek için kendini yakan mahkumun ring aracıyla yanık tedavisine götürüldüğünü, her doktora gidişinde ring aracındaki sarsıntıdan kanayarak koğuşa döndüğü yazıyor. http://hapistesaglik.wordpress.com sitesinde sıkıntıları ve gelen mektupları paylaşıyoruz.

Kaynak: http://hapistesaglik.wordpress.com

iSTANBUL TABİP ODASI: ADALETİN BU MU DEVLET?

İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. Ali Çerkezoğlu, Muhlis Barut ve Magdelena de Winnaar'ın cezaevinde yitirmesinin ardından düzenlediği basın toplantısında hasta tutukluların durumuna dikkat çekti.

Çerkezoğlu, oda binasında düzenlediği basın toplantısında, hasta tutuklularla ilgili birçok açıklama yaptıklarını, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Adalet Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı'na görüş ve çözüm önerilerini sunduklarını hatırlattı.

Çerkezoğlu, yetkililere, mevcut hukuksal mevzuatın, hasta tutuklu ve hükümlülerin mağduriyetine yol açtığı, yaşamlarının son dönemlerinde karşılaştıkları hukuki ve vicdani süreçlerin kendileri ve yakınları için travmatik ve telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurduğu, mevzuatın değiştirilmesi ve zamanla yarışan bir mekanizma kurulması gerektiğini bildirdiklerini aktardı.

Çerkezoğlu, İstanbul Tabip Odası Bilimsel Kurulun bir açıklamasını da hatırlattı: "...özellikle mahkûmların hastalıklarının tespit edilmesi, sağlık kurumlarına sevki, bir an önce tedavi altına alınmasına yönelik mevcut uygulamanın iyileştirilmesi, etkinleştirilmesi ve hızlandırılması ivedi olarak sağlanmalıdır. Bunun yanında hastanın terminal döneme girmesi ve artık tedavisinin cevap vermemesi halinde ise aileleri ile vedalaşma ve son günlerini psikolojik yıpranmadan uzak bir şekilde huzur içerisinde geçirmeleri mümkün kılınmalıdır. Bu kapsamda da, hastalığı iyileşemeyecek derecede ilerlemiş ve terminal döneme girmiş hasta mahkûmların iyileşemeyecek olmaları dolayısıyla cezalarının infazının ertelenmesinin yanında, sadece Cumhurbaşkanına tanınan ve sürekli hastalıklar için de icrası mümkün olan af yetkisinin, etkin olarak kullanılması sağlanabilir."

 
SIFIRA SIFIR ELDE VAR SIFIR

"Bilimsel Kurulun sonuç cümlesinde ne oldu" diye soran Çerkezoğlu, şu yanıtı verdi: "Sıfıra sıfır elde var sıfır."

Bilimsel Danışma Kurulu'nun çözüm önerilerinin dikkate alınmadığını belirten Çerkezoğlu, bunun için yaşananları şöyle sıraladı:

-Aileleri ile vedalaşmaları sağlanamayan hastalar ölmeye devam ediyor.

-Cumhurbaşkanı af yetkisini etkin kullanmadığı için ölümcül hastalar cezaevinde ölüme terk ediliyor.

-Tutuklu ve hükümlülere nitelikli sağlık hizmeti verilemediği için geç teşhis ve yetersiz tedavi erken ölümlere yol açıyor.

-Vicdanı olanların vicdanları yaralanmaya devam ediyor.

-Serbest bırakılmaları yerine tabutları teslim edilmeye devam ediyor.

 
ADALETİN BU MU DEVLET

Basın açıklamasının başlığını "Adaletin Bu mu Dünya" diye koyduklarını hatırlatan Dr. Çerkezoğlu, "Dünyaya haksızlık etmeyelim. Asıl soruyu Cumhurbaşkanı, Başbakan, Adalet Bakanı, Adli Tıp Kurumu ve Yargı'ya soralım" dedi.

Yakın zamanda cezaevinde yaşamını yitiren Muhlis Barut ve Magdelena de Winnaar'ın "Adaletin bu mu Türkiye" diyerek yaşama veda ettiklerini hatırlatan Çerkezoğlu, Barut ve Magdelena'nın son sözlerini aktararak konuşmasını sonlandırdı:

Muhlis Barut: "İşe başlayıp ailemi geçindirmek ve onlara mutlu bir gelecek kurmak tek hayalim… İşkembe çorbası içmek, komşularımla mangal yapmak ve yeniden çalışmaya başlamak istiyorum."

Magdalena de Winnaar: "Burada ölmekten ve bir daha ülkemin güneşini görmemekten korkuyorum…"

Kaynak: Etkin Haber Ajansı

TAYAD’lı Aileler: “Mezar Hakkımızı Alana Kadar İki Elimiz Yakanızda Olacak!”

TAYAD’lı Aileler: “Mezar Hakkımızı Alana Kadar İki Elimiz Yakanızda Olacak!” TAYAD’lı Aileler 7 Eylül 2012 tarihinde Taksim Tramvay durağında bir araya geldi. Galatasaray Lisesine kadar yürüyen TAYAD’lı Aileler burada bir basın açıklaması gerçekleştirdi.

Eylem boyunca “Ayhan EFEOĞLU’nun Mezarı Nerede Açıklansın” “Kaybeden Devlettir, Hesap Soracağız!” “Kahrolsun Faşizm, Yaşasın Mücadelemiz” “Bedel Ödedik Bedel Ödeteceğiz”sloganları atıldı. Ayrıca yürüyüş boyunca halka Ayhan EFEOĞLU’nun neden kayıp edildiği ve kimlerin kayıp ettiği anlatıldı.
TAYAD’lılar yürüyüşün ortasında oturma eylemi gerçekleştirdiler. Oturma eylemi sırasında “ DEV-GENÇ” ve “Bize Ölüm Yok” marşları söylendi.
Galatasaray Lisesinde basın açıklamasını TAYAD’lı Aileler adına Tülay Eski okudu. Basın açıklamasında “90’lı yıllarda devlet, faili-meçhul politikasını çok yoğun bir biçimde uygulamaya başlamıştı. Tüm devrimcileri ve muhalifleri yok edilmesi gereken bir hedef olarak görüyordu. Çünkü iktidarların kendi ülkesini emperyalist tekellere peşkeş çekmelerine, yaptıkları katliamlara ve zulumlere karşı muhalefet eden devrimciler engel teşkil ediyordu. Bu engelleri bir şekilde kaldırmalıydılar. 90’lı yılların başlarında bu politikanın adı faili-meçhul oldu. 2000’lerin F tipi hapishanelerin açılmasıyla engelleri kaldırma politikasının adı tecrit olmuştu. Devrimcilere karşı tecrit politikasını uygulayarak hem devrimcileri hem de onların düşüncelerini teslim almaya çalıştılar.” denilerek devletin politikası anlatıldı.

Eyleme 74 kişi katıldı.
Açıklamanın Tam Metni:

Mezar Hakkımızı Alana Kadar İki Elimiz Yakanızda Olacak!

90’lı yıllarda devlet, faili-meçhul politikasını çok yoğun bir biçimde uygulamaya başlamıştı. Tüm devrimcileri ve muhalifleri yok edilmesi gereken bir hedef olarak görüyordu. Çünkü iktidarların kendi ülkesini emperyalist tekellere peşkeş çekmelerine, yaptıkları katliamlara ve zulümlere karşı muhalefet eden devrimciler engel teşkil ediyordu. Bu engelleri bir şekilde kaldırmalıydılar. 90’lı yılların başlarında bu politikanın adı faili-meçhul oldu. 2000’lerin F tipi hapishanelerin açılmasıyla engelleri kaldırma politikasının adı tecrit olmuştu. Devrimcilere karşı tecrit politikasını uygulayarak hem devrimcileri hem de onların düşüncelerini teslim almaya çalıştılar.

Ayhan EFEOĞLU Yıldız Teknik Üniversitesinde öğrenciydi. Vatanın bağımsızlığı ve halkının özgürlüğü için mücadele eden bir devrimciydi, DEV-GENÇ’liydi. 6 Ekim 1992’de gözaltına alındı. Daha sonra bir daha haber alınamadı. O, 90’lı yıllarda faili-meçhul politikasıyla yok edilmesi gereken bir devrimciydi. 20 yıldır ismi Faili-Meçhul olarak anıldı. Katledildi, ama kabul edilmedi. Ancak Kaybedildikten 20 yıl sonra bir kontrgerilla elemanı Ayhan EFEOĞLU’nu Trakya taraflarında bir yere gömdüğünü itiraf etti.

AKP iktidarı hemen her fırsatta “Türkiye’de işkence ve faili-meçhul yok” demek ihtiyacı hissediyor. Ancak ortada bir itiraf olmasına rağmen Ayhan EFEOĞLU’nun mezarını bulmak için bir adım atılmış değil. Göstermelik kovuşturmalarla ve kazılarla bizi oyalamaya çalışıyorlar. AKP hükümeti “ileri demokrasi”cilik oynayarak bizi gerçekten kandırabileceğini sanıyor. HAYIR Kanmıyoruz! AKP iktidar için “ileri demokrasi”nin anlamı zindanlarda işkencelerde tutsakları katleden gardiyanları aklamak, dergi satan devrimcileri sokak ortasında infaz girişiminde bulunan katil polisleri aklamak ve 7 kez idam cezasına çarptırılmış olan eli kanlı faşist katilleri serbest bırakmaktır. Bu katil gardiyan ve polislere uygulanan “ileri demokrasi” sıra devrimcilere gelince uygulanamaz oluyor. Devrimcilere 1 yıl içinde 2 kere duruşma yapılarak alelacele cezalar yağarken Ogün Samast gibi devlet beslemesi bir katile 5 yılda ceza verilemedi.1000 operasyonu yapmakla övünen katil Mehmet AĞAR 2 yıl villada ödül gibi verilmiş olan cezasını çekecek. En temel haklardan biri olan mezar hakkı AKP hükümeti için fazla geliyor. AKP sürekli Türkiye’nin daha demokratikleştiğini iddia ediyor. İşte AKP’nin demokratikleşme anlayışı bundan ibarettir.

20 yıldır yüreğimizdeki yangın hiç dinmedi. Bizleri daha fazla oyalamaya kalkmayın, göstermelik kovuşturmalarla gözümüzü boyamaya çalışmayın sakın! Sizleri uyarıyoruz! Bizim sabrımızı taşırmayın. Halkın evlatları sahipsiz değildir. Mezarımızı aramaya devam edeceğiz. Mezarımızı alana kadar susmayacağız. Ellerimiz her zaman katillerin yakasında olacak. Eğer siz fiili bir icraata geçmiyorsanız. Evladımızın mezarını bulana kadar her şeyi yapacağız. Gerekirse Trakya’da ellerimizle kazarak arayacağız.

KONTRGERİLLA AYHAN ÇARKIN AÇIKLAMALIDIR! AYHAN EFEOĞLU'NUN CESEDİ NEREDE?
KAYBEDEN DEVLETTİR, HESAP SORACAĞIZ!
KAHROLSUN FAŞİZM, YAŞASIN MÜCADELEMİZ!

Kalp kapakçıkları acilen değişmesi gereken kadın tutsakın mektubu

Her şey bir yana günlerdir ameliyatımı bekleyen çocuğumun yaşadıkları, hissettikleri beni çok üzdü. Oğlum hala çocuktur. Bu koşullarda ameliyat olmamı hiç istemiyor. Ameliyat olacağım zaman yanımda olmak istiyor. Ama şunu anlamıyor: sanki bir – iki yıl içinde çıkacağım da tedavimde ertelenebilir bir durum sözkonusu. Ben müebbet ceza almış bir hükümlüyüm. Cezam, hastalığıma rağmen verildi ve infazımın bitmesine 18 yıl var… Her türlü başvuruma, ağır hastalığıma rağmen hala bu koşullardayım, durumum gün geçtikçe kötüleşiyor. Ameliyat artık şart olmuş durumda. Oğlum da kendince cumhurbaşkanlığından sivil toplum kuruluşlarına, her yere başvuruyor ve o çocuk saflığıyla, umutla “Anne dur, bu sefer bir şey olacak.” diyor. 

22.08.2012

Merhaba,

İlginize teşekkür ediyorum, sorularınızın cevaplarını içtenlikle verdiğime emin olabilirsiniz. Sizlere çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

  1. Bize kendinizi anlatır mısınız?

(Kendinizi istediğiniz gibi tanıtabilirsiniz, isterseniz yaşınızı, işinizi, cezaevine girmeden önce nerede, nasıl yaşadığınızı, ailenizi, neleri sevdiğinizi, umutlarınızı, hayallerinizi yazabilirsiniz.)

1974 Şırnak doğumluyum. 1996 yılında gözaltına alındım. Tek kelime Türkçe bilmiyordum o zaman. 1,5 yaşındaki oğlumla birlikte gözaltında ağır işkencelerden geçirildik. Kürt olmam, Kürtçe konuşmam oğluma o yaşta işkence etmelerinin de sebebiydi. 24 gün boyunca İstanbul Terörle Mücadele Şubesi’nde ağır işkencelere uğradım. Çırılçıplak soyup elektrik verme, vücudumda sigara söndürme, falaka, dayak ve sayamadığım onur kırıcı, insanı insan olmaktan utandıran işkencelerle karşılaştım. Türkçe bilmiyordum; oğlumu karşıma getirip beni konuşturmak için o yaşta işkence ettiler, vücudunda sigara söndürdüler. Konuşmamam örgüt tavrı olarak gösterildi. En son gün yani 24. gün kolumdan dört kişi zorla tutarak bilmediğim bir ifadeye irade dışı parmak bastırdılar. Çıkarıldığım DGM’ce tutuklandım. Oğlumu 4 ay bana vermediler. Avukatımın uzun uğraşlarıyla oğlumun Çocuk Esirgeme Kurumu’na verildiğini öğrenince üzerinde durarak alabildik. Oğlumu benden almalarının nedeni vücudundaki işkence izlerinin varlığıydı. “Bu işkence izlerin örgüt propaganda yapar” diyerek çocuğuma el koymak istediler.

4 yıl mahkemeye tercüman getirilmeyerek savunma hakkım engellendi. Tercüman yasaktı ve askeri mahkemeler kabul etmiyordu. 4 yıl sonra mahkemeye tercüman getirildiğinde ancak savunma yapabildim. Avukatım mahkeme başkanına “Bu kadın Türkçe bilmiyor, nasıl ifade aldınız?” diye sorunca, mahkeme o dönem TEM’de görevli bir komiseri çağırdı. Onun anlatımları şöyle oldu: “Bu kadın Kürtçe konuşuyordu, örgüt tavrı saydık. Dosya arkadaşının ifadesini aldık. O ifadeye biz parmak bastırdık, onun ifadesi olarak geçirdik.” Komiserin bu ifadesine rağmen müebbet hapis cezası aldım.

 

  1. Ne zamandır cezaevindesiniz? Eğer ceza aldıysanız cezanız ne kadar, almadıysanız kaç yıl ceza ile yargılanıyorsunuz?

 

On yıl boyunca ne konuşulduğunu anlamakta zorlandığım duruşmalara getirilip götürüldüm. Gözaltındaki ağır işkenceler, oğlumun durumu, cezaevinin kötü şartları gibi birçok etken ilerleyen zamanlarda ağır kalp hastalığı başta olmak üzere birçok hastalık oluşturdu. Mahkeme süresi boyunca kalp hastalığım ilerledi. Doktorlar “cezaevinde tedavisi mümkün değil, sürekli hastalığı mevcuttur” diye rapor verdi. Mahkemeye sundum. 2006’da mahkeme devam ederken tahliye edildim. 10 yıllık sürede az da olsa cezaevinde Türkçe öğrendim. Dışarıda oğlumla yeniden yaşamımı kurdum; çalıştım, tedavime devam ettim. 2010’da dosyam Yargıtay’da onaylanınca müebbet ceza aldım ve tekrar tutuklandım.

  1. Rahatsızlığınız nedir? Bugünlerde kendinizi nasıl hissediyorsunuz, sağlığınız nasıl?

Kalp hastasıyım. İki kalp kapakçığımın değiştirilmesi gerekiyor. Yerine yapay kalp kapakçığı takılacak. Onun dışında kemik erimesi ve kullandığım ilaçlar yüzünden oluşan mide rahatsızlığım var. Tansiyon hastasıyım, bunların dışında vücudumun neredeyse tamamını kaplayan bütünlüklü bir varis söz konusu. Ayaklarımdan omuzuma kadar damar yanması uyumamın önünde çok büyük engel.

Çok fazla ilaç kullanıyorum, kullandığım ilaçların bir kısmını yazayım size mesela;

* Dideral 40 mg          *Aldactone-A-25 mg              *Euraspin 300 mg

* Beloc 100 mg           * Lasix 40 mg                         *Metospasmyl

* Diltizem 240 mg      * Monoket long 50 mg

* Vastarel 20 mg         * Daflon 500 mg

* Opasis – mikropellet vesaire, vesaire…

Ayda bir iğneye gidiyorum, kalp hastalığım için. Bunun dışında yine ayda 1-2 defa acil servise giderek hem cihaza bağlanıyorum, hem iğne vuruluyorum.

Bugünlerde kendimi daha kötü hissediyorum. 17 Ağustos’ta kalp ameliyatı için *** Devlet Hastanesine götürüleceğimi söylemişlerdi. Daha öncesinden aniden rahatsızlanıp acil servise kaldırıldığımda doktor acilen kalp kapakçığı ameliyatı olmam gerektiğini söyledi. 2-3 gün arayla kardiyoloji kiliniğine gittim. 24 saat süreyle kalp ritmimi ölçen bir cihaz taktılar, bu cihazın ölçümleri sonucunda nasıl bir ameliyat yapacaklarına karar vereceklerini söylediler. Sonraki gidişimde cihazı takan doktor yoktu. Yerinde başka doktor vardı. Yüzüme dahi bakmaya tenezzül etmeden sanki hasta olan gardiyanmış gibi ona baktı ve “Ameliyat olacak” dedi. Bir kağıt yazdı ve dosyanın içine koydu. Ameliyat tarihimi cezaevine geldikten sonra kendi çabamla sorarak öğrendim. Doktor anjiyo için ameliyat tarihi vermiş. Yıllardır tedavi olduğum ve asıl sorunun kalp kapakçıklarında olduğu dosyamda da belirtildiği halde daha öncesinden zaten geçirmiş olduğum anjiyo için tarih verilmişti. Kaldı ki aynı hastanenin kardiyoloji servisi doktorları “sen daha önce anciyo olmuşsun ve hakkını kaybetmişsin” demişlerdi. 16 Ağustos akşamı aç kalmam gerektiğini söylediler. Sabah (17 Ağustos) 10.00-11.00 civarı ise cihazın bozuk olduğunu ve beni götüremeyeceklerini söylediler. Her şey bir yana günlerdir ameliyatımı bekleyen çocuğumun yaşadıkları, hissettikleri beni çok üzdü. [Oğlum] hastane kapısında getirilmemi saatlerce bekliyor ve o gün görüş günümüz. Cezaevi idaresine çocuğuma ulaşmaları için telefon numarası gönderdim, üç defa sordum. Aradıklarını, durumu bildirdiklerini söylediler. Aslında böyle bir durum yaşanmamış ve [oğlum] bilgilendirilmemişti. O hastane kapısında endişeyle beklerken yine bir şekilde ona ulaşan biz olduk. Görüşe benden önce çıkan bir arkadaşımın ailesi ve avukatı üzerinden [oğlum]’a ulaştık. Öğleden sonraki görüşe ağlamaklı ve tepkili bir ruh haliyle geldi. [Oğlum] hala çocuktur. Yaşadıklarımıza anlam veremiyor. Hem içerleyip üzülüyor, kırılıyor, ağlıyor; hem de aşırı derecede tepkileniyor, öfkeleniyor. Bu koşullarda ameliyat olmamı hiç istemiyor. Ameliyat olacağım zaman yanımda olmak istiyor. Ama şunu anlamıyor: sanki bir – iki yıl içinde çıkacağım da tedavimde ertelenebilir bir durum sözkonusu. Ben müebbet ceza almış bir hükümlüyüm. Cezam, hastalığıma rağmen verildi ve infazımın bitmesine 18 yıl var. Daha öncesinde sağlık durumum nedeniyle beni tahliye eden mahkeme 2010’da tekrar tutuklandığımda yaklaşım, göreceğim muamele başından belliydi. Her türlü başvuruma, ağır hastalığıma rağmen hala bu koşullardayım, durumum gün geçtikçe kötüleşiyor. Ameliyat artık şart olmuş durumda. Bekletmek, erteleyebilmek gibi bir durum sözkonusu değil. [Oğlum] da kendince cumhurbaşkanlığından sivil toplum kuruluşlarına, her yere başvuruyor ve o çocuk saflığıyla, umutla “Anne dur, bu sefer bir şey olacak.” diyor. Bu şartlarda ameliyat psikolojisi bir yana, [Oğlumun] yaşadığı hayal kırıklıkları, umutlarının sönüşü beni üzüyor. Elimden gelse ona hiçbir sağlık sorunumu yansıtmam ama bu şartlar itibarıyla mümkün değil. Doğal olarak her şeye şahit oluyor. Görüşleri dışında da düzenli olarak cezaevini, reviri arıyor. Fiziki rahatsızlığımın dışında yaşadığım bu sıkıntı bir kalp hastası olarak beni çok yoruyor, zorluyor.

Size bu mektubu yazdığım sırada cezaevi idaresi tekrar gelip ameliyat olacağımı söyledi. Bugün (22.08.2012) *** Devlet Hastanesi’ne gittim. Gitmeden önce cezaevi idaresi anjiyo için gideceğimi, benle ilgilenen doktorun orada olduğunu söyledi. Yine her şeyi bilen, uzman doktor edalı gardiyanların “çok basit bir şey, korkma, benim bilmem neyim de oldu. Ailene haber verme, zaten hemen gelirsin, en fazla bir gece kalırsın” söylemlerini dinleye dinleye gittim hastaneye. Asistan doktor geldi ve olacağım ameliyatın anjiyo olmadığını söyledi. Yarına kadar hastanede kalmam gerektiğini söyledi. Cezaevi idaresi hastanede kalmam gerekmediğini, getirilmemi söyledi. Komutanın revirle konuşmasından bu çıktı ve geri getirildim tedbir ve tetkik için kalmam gerekirken. Yine yaşadığım bu stres yanıma kâr kaldı. Yarın da hiçbir işlem olmazsa şaşırmayacağım. Çünkü bu hep böyle. Kedi-fare oyunu gibi sizinle oynanıyor.

 

  1. Hasta olduğunuzu ne zaman, nasıl öğrendiniz?

İlk olarak 2005 yılında cezaevinde hastalığımı öğrendim. Muayene için (halsizlik, uyku bozukluğu gibi şikayetlerden dolayı) dahiliyeye gitmiştim. Dahiliye doktoru kalbimde delik olduğunu söyledi. İnanmadım, şimdiye kadar böylesi ciddi bir hastalığım olsaydı mutlaka belirtilerini yaşardım diye düşündüm. Tetkikler için *** hastanesine sevk ettiler. Orada kalp kapakçıklarında sorun olduğunu, acil ameliyata alınmam gerektiğini söylediler. Kalp kapakçıklarından birinin ezilmesi ve önceden geçirdiğim romatizma nedeniyle bu durumun tıkanıklığa da yol açtığını söylediler. Cezaevine girmeden önce hiçbir sağlık sorunu olmayan bir insandım. Hastaneye sadece doğum için gitmiştim. Yaşadığım tüm işkence, baskı, sıkıntı, üzüntü, çocuğuma yaşatılanlar ve bir türlü bunları kabullenememem cezaevinin ağır koşullarıyla da birleşince böyle bir hastalık ortaya çıktı. Hemen anjiyo oldum. Hastalığın ağırlığı ve cezaevi koşullarında tedavisinin imkansızlığı sebebiyle ameliyattan sonraki ilk mahkememde tahliye oldum.

 

  1. Cezaevinde revire çıkmakta, doktorla görüşmekte sıkıntınız oldu mu?

Cezaevinde sağlık konusu en sıkıntılı konulardandır. Adeta insanı terbiye etme amaçlı olarak cezaevi idareleri tarafından kullanılır. Israrla dilekçe yazmanız gerekir. İhtiyacınız acil dahi olsa sıraya konulursunuz. Tabi benim rahatsızlığımın ciddiyetinden dolayı riski ve sorumluluğu göze alamıyorlar, doğrudan hastaneye sevk ediyorlar. Ancak bunlar da sonuçsuz kalıyor. Yapılanlar dosyama işlenmiyor. Size soruyorum, bir kalp hastası ayda 2 defa eko çektirir mi? Belgeler, evraklar hep kayıptır.

 

  1. Hastaneye nasıl götürülüyorsunuz? Bu konuda bir sıkıntınız var mı? Örnek verebilir misiniz?

Hastaneye ringlerde götürülüyoruz. Bir ringde yaklaşık 15-16 kişi ile hastaneye gidiyorsunuz. 15-16 kişinin işlemleri yapılıncaya kadar “güvenlik” gereği küçücük ringin içinde bekletiliyorsunuz. Kimi zaman süre yetmeyince, mesai saati bitince geri getiriliyorsunuz. Hiçbir işleminiz, muayeneniz yapılmadan bir sonraki randevuya kadar beklemek zorundasınız. Elleriniz kelepçeli, ringin kokusu, pisliği ayrı vaka. İnsanlar içine kusuyor mesela ve siz o halde saatlerce o küçücük yerde beklemek zorundasınız. Muayene sırasında asker sizinle geliyor, geniş güvenlik ablukasıyla hastaneye giriyorsunuz ve tüm insanlar sizi izliyor. Çünkü müthiş bir panik havası yaratılıyor.

 

  1. Hasta olduktan sonra cezaevi hayatı sizin için nasıl oldu? Örnek verebilir misiniz?

Çok daha zorlaştı. Sağlıklıyken her şeyi daha kolay göğüsleyebiliyorsunuz. Ama gün geçtikçe ilerleyen bir hastalığınız varsa her şey daha zor. Bir kere normal insanların dahi sıkıntı çektiği yerlerdir cezaevleri. Tedavi olmanın zorlukları, ilerleyen durumunuz bir yana durumunuzu görüşlerde ailenize yansıtarak onları üzmemek adına ekstra moralli, güçlü durmak zorundasınız. Kaldı ki kalp hastalığını sıkıntı-üzüntü daha da tetikliyor. İçinize attıklarınız, bunca yıldır yaşadıklarınız bir yana geleceğin belirsizliği, durumunuz ortada olduğu halde hiçbir başvurunuzun sonuç vermemesi ayrı bir sıkıntı kaynağı. Ben ve benim gibi birçok insanın durumu yok sayılıyor, görülmüyorsunuz ısrarla. Tedavi sırasında doktorlardan, cezaevi personelinden ve askerden gördüğünüz yıpratıcı, onur kırıcı, hiçe sayan muamele ve bilinçli olarak yaşatılan zorluklar da ayrı sorun. Maddi-manevi pek çok şey hayatı size daha da zorlaştırıyor. Aslında bu konuda söylenecek çok şey var ama ne söylenirse söylensin değişen pek bir şey de yok.

 

  1. Cezaevinde olduğunuz için hastalığınızın teşhis ve tedavisinde herhangi bir aksama oldu mu? (Dışarıda olsaydım bunlar başka türlü olurdu diyeceğiniz konular var mı?)

Bu konuyla alakalı olarak söyleyebileceğim ilk şey kelepçesiz ve insanca tedavi olmaya duyduğum hasret. Zaten sadece teşhis ve tedavi zorluğundan ziyade hastalığımın sebebi tutukluluğum, gördüğüm işkence, kötü muamele ve yaşadıklarımdır. Dışarıda olsaydım kendi işlemlerimi kendim yapar, bu onur kırıcı muamelelere maruz kalmazdım. Stressiz tedavi olurdum. Devlet hastanesinde sıra olmazsa, ilgilenilmezse özel hastanede tedavi olma seçeneğiniz olurdu. Stressiz tedavi olurdum. Oğlum, ailem böyle endişelenmez, yanımda olurlardı.

 

  1. Doktor, hemşire gibi sağlık çalışanlarından, diğer görevlilerden olumsuz bir tavırla karşılaştınız mı?

Olumlu bir tavırla karşılaştınız mı diye sorsaydınız daha kolay olurdu. Cezaevi personeli ve asker sürekli sizi teşhir ediyor. Hastaneye gittiğinizde asker silahlarıyla yanınızda, muayene öncesinde tüm hastaneyi tavaf ediyorsunuz. “Açılın, açılın!” diye insanları iterek güya size yol açıyorlar. İnsanlar tepkileniyor, size öfkeyle, tuhaf tuhaf bakıyor. Asker muayeneden çıkmıyor. Çıksa da cezaevi personeli sağolsun tüm hastalığınızı askere anlatıyor. Mahremiyet yok. Cezaevi personeli başlı başına bir vaka. Sözgelimi fenalaşıyorsunuz: “Bir aspirin al, ağrı kesici al, bana da oluyor, bir şeyin yok” diyerek hastalığınızı bilinçli bir şekilde sürekli sıradanlaştırmaya çalıştığı gibi sizi psikolojik olarak zorlamak amacıyla ilginç diyaloglara giriyor. Hastaneye gittiğinizde her şeyi bilen allame-i cihan havalarıyla sizi hastane içinde dört döndürüyorlar. Doktorların istedikleri evraklar yanlarında değil. Belki bir baş ağrısında kendileri revire giden, hastaneye giden gardiyanlar sizin hastalıklarınızı küçümsüyor, önemsizleştirmeye çalışıyor.

İnsanı en acıtansa hipokrat yeminli doktorların yaptığı muamele. Yargılamanız devlet mahkemelerinde bitse bile her muayenenizde her doktor hakim olup sizi baştan yargılıyor. Soyunmanız gereken durumlarda dahi asker çıkmıyor, doktor “güvenlik” gerekçesiyle kılını kıpırdatmıyor. Yüzünüze bakma zahmetinde dahi bulunmuyor. Sanki hasta gardiyanmış gibi onunla muhatap oluyor.

Söylediklerim belki size abartılı gelecek ama inanın 3-4 kişi dışında işini etik ölçülerle yapan sağlık personeline rastlamadım. Yüzünüze dahi bakılmıyor. Asker-gardiyan muamelesi bir yana, bu çok daha acıtıcı.

 

  1. Hasta haklarını biliyor musunuz? Haklarınızı kullanabiliyor musunuz?

Hasta haklarını bilmek çok işinize yaramıyor. Elbette biliyorum ama hasta hakları cezaevinde geçerli değil. Kağıt üzerinde kalıyor ve bu yüzden kullanamıyorsunuz.

 

  1. Hastalığınız konusunda size nasıl bilgi veriliyor? Bu konudaki duygu ve düşüncelerinizi anlatır mısınız?

Dolaylı bilgi veriliyor. 3 yıldır buradayım; 3 yılda sadece 3-4 doktor doğrudan benle muhatap olup beni bilgilendirdi. Geri kalanı sanki hasta olan asker ya da cezaevi personeliymiş gibi onunla konuşuyor. Kimi zaman bu da yapılmıyor. Cezaevine dilekçe yazarak revire çıkmanız ve oradaki doktordan öğrenmeniz gerekiyor. Lütfedip revire çıkarırlarsa, bilgilendirirlerse neyiniz olduğunu, ne yapılacağını öğrenebiliyorsunuz. Bazen de eksik evrak yüzünden bilgilendirme yapılmıyor. Dosyanıza işlenmemiş ve hiç hastaneye gitmemişsiniz gibi boşa çıkartılıyorsunuz. “Emin misin, ne zaman gittin, yanlış hatırlıyorsun, bak gitmemişsin. Gitsen belli olurdu” deniliyor. İnsan kendinden şüpheye düşüyor. Ve her şey başa sarıyor… Yani bilgilendirmeler sürekli aksıyor ve tam, teferruatlı bir bilgilendirme yapılmıyor.

 

  1. Adalet Bakanlığı, Türkiye’nin her yerindeki, durumu ciddi olan hastaların İstanbul Metris Cezaevi’nde yeni kurulan “hastane cezaevi”ne nakletmeyi ve burada tedavi edilmelerini düşünüyor. Bu konuda siz ne dersiniz? Hastane cezaevinde tedavi olmak ister misiniz? Neden?

Hastane cezaevinde tedavi olmak istemem. Bu kadar ağır hastaları ısrarla cezaevinde tuttuktan, hepsini “tedavi” adı altında toplama kampı gibi bir yerde topladıktan sonra ne tedavisi, ne iyileşmesi? İnsanların çoğunun hastalıklarının sebebi zaten cezaevi. Bir de “hastane cezaevi” adı altında kendi yaptıklarını onarabileceklerini mi sanıyorlar? Kanser hastası, kalp hastası, böbrek hastası, ciğer hastası, ağır psikolojik hasta, böyle hastalıkları olan insanları cezaevi hastanesi mi iyileştirecek? Yapacakları tek şey insanların son günlerinde dahi; mahkumiyet ve hastalık psikolojisini bir arada vererek işkence etmektir. İnsanlar kalan kısıtlı zamanlarını dışarıda sevdikleriyle geçirmek istiyor. Devlet bunu bilmiyor mu? Bu kadar hasta insanı tutuklu bırakıp kocaman hastane cezaevleri açacaklarına ve bunun üzerinden kendilerini hizmet veriyor gibi göstereceklerine bu ölüm döşeğine gelen insanlardan korkmayı bırakıp salsınlar. Son günlerini bari sevdikleriyle geçirsinler. Yoksa hastane cezaevi-normal cezaevi… Ne farkı var ki?

 

  1. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 16.maddesi ‘Hapis Cezasının İnfazının Hastalık Nedeni ile Ertelenmesi’ başlığını taşır. Bu maddenin 2. fıkrası ve Hapis Cezasının Ertelenmesi Hakkında Genelge’ye göre; “Diğer hastalıklarda(kanser hastaları gibi) cezanın infazına, resmî sağlık kuruluşlarının mahkûmlara ayrılan bölümlerinde devam olunur. Ancak bu durumda bile hapis cezasının infazı,mahkûmun hayatı için kesin bir tehlike teşkil ediyorsa mahkûmun cezasının infazı iyileşinceye kadar geri bırakılır.” Bu düzenlemeden yaralanabilmek için bir geri bırakma kararı gerekmektedir. Bu karar, Adlî Tıp Kurumunca düzenlenen ya da Adalet Bakanlığınca belirlenen tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurullarınca düzenlenip Adlî Tıp Kurumunca onaylanan rapor üzerine, infazın yapıldığı yer Cumhuriyet Başsavcılığınca verilir. Anılan düzenlemeden açıkça anlaşıldığı üzere, geri bırakma kararına ilişkin olarak sorumluluk Adli Tıp Kurumundadır. Kurumun raporu sonucu, hükümlünün infazının ertelenmesine veya ertelenmemesine karar verilecektir.

 

Bu yasa maddesinden haberiniz var mıydı? Bu konuda bir başvuruda bulundunuz mu, bulunduysanız sonuç ne oldu?

 

Evet haberim var. Adli Tıp’a 2-3 defa gittim. Her seferinde evrak eksikliği var denildi. Sonunda tamamlanmış haliyle gittim. Ondan da herhangi bir sonuç, bilgilendirme almadım. Yüzüme bakıp tansiyonumu ölçtüler sadece. Adli Tıp doktorları mesleki ahlaklarına, o hipokrat yeminlerine bağlı kalsalardı bu kadar çok ağır hasta zaten cezaevlerinde kalmazdı. Düşünmüyor değilim, nasıl vicdanları rahat bir şekilde işlerine devam ediyorlar? Cezaevlerinde her gün bir insan ölürken hiç mi kendilerini sorumlu hissetmiyorlar?

 

  1. Sizce hasta mahpuslar için neler yapılabilir? Devlet ve hapishane idareleri neler yapabilir? Sivil toplum kuruluşları ne yapmalı?

Hastalar ne sebeple tutuklu bulunursa bulunsun önce gerçekten insan muamelesi görmeleri gerekiyor. Bu esirgenmemeli. Devlet hasta tutsakları yok saymamalı, ısrarla ağır hastaları cezaevinde tutmamalı. Sonuçta bu hastalar da bu ülkenin evlatları. Neden zindan içinde zindan yaşatılıyor? Sapasağlam alınıyor insanlar işkencelerde sakatlanıp cezaevlerinde çürütülüyorlar. Tüm yaşananlardan sonra dışarıda bir nefes almayı çok görmemeliler. Emin olun bu insanlar her kuruma başvuruyorlar. Cumhurbaşkanlığına değin. Acıdır ki değişen bir şey yok. Sivil toplum kuruluşları daha sonuç alıcı tarzda çalışmalı. Gerek gündemleştirmede, gerek sonuç almada ciddi zafiyet var. iş bireyle kalmıyor, ailesi de cezalandırılıyor, toplumu da sonuçta. Toplum vicdanı yara alıyor.

 

  1. Bunların dışında söylemek istediğiniz şeyler varsa lütfen yazın.

İlgilendiğiniz için gerçekten teşekkür ediyorum. İnanın yazmadığım yer kalmadı. Umudum yok ama sorularınızı içtenlikle cevapladım. Emeğinize teşekkürler. Gerekiyorsa size oğlumu ve ablamı da yönlendirebilirim. Çabalarınızda başarılar ve sonuç alıcılık diliyorum. Sözkonusu Fatma, Ali, Ayşe’den ziyade, çürütülen hayatlardır. Şairin dediği gibi “Son kötü günleri yaşıyoruz belki de / ilk iyi günleri de görürüz belki de”

Selam, saygı, iyi dileklerimle,

 

kaynak: http://hapistesaglik.wordpress.com

TAHİR CANAN VE ÇEYREK ASIRDIR HAPİSHANEDE OLAN TUTSAKLAR

Tahir Canan Koğuş Havalandırmasında“Biz dışarıda çocuklarımızla oynar, hastalıklarında, mezuniyet törenlerinde, düğünlerinde yanlarında olurken, onlar, en değerli varlıklarının “görüş günlerinde büyümelerini” ancak uzaktan izlemek zorunda kalmış, yılda bir iTahir Canan'dan Mektupki kez “saate bakarak” kucaklaşabilmişler. Çocukların masumiyet kokusunu ve sıcaklığını ayda - yılda bir hissedebilmişler. İsteseler bile her görüş gününde bir araya gelememişler. Araya dikenli teller, jiletli duvarlar girmiş, ziyaret yasakları girmiş, binlerce kilometre yol girmiş, parasızlık girmiş...”

Adil Okay

TAHİR CANAN  VE  ÇEYREK ASIRDIR HAPİSHANEDE OLAN TUTSAKLAR

“Ranzamda

sabaha bir yıl var daha

şimdi köşe başlarında eller yukarı

şimdi kan kokuyor bu duvarlar

ölüm kokuyor

makaralara sığmıyor acılarım

sağılmakla bitmiyor

 

Demek Gülser’i de alıp götürdüler

ansızın bir geceyarısı

nerelerde kaldı güzel bebesi

dokuz aylık Devrim’i nerede

peki bebe nasıl beslenecek

nasıl öğrenecek sevmeyi

çiçek açmayı…” [i]

 

Tahir Canan adını duydunuz mu? Ne hazin ve ne ayıp ki ben de yeni duydum. Oysa Tahir Canan ismi, trajik bir rekorla birlikte anılıyor. Türkiye’de en uzun süre yatan ve HÂLÂ hapishanede olan bir politik mahpus Tahir Canan. 32 Yıldır zindanda. 58 yıllık yaşamının 32 yılını dört duvar arasında geçirmiş. Sanıyorum ki bu trajik rekorun dünyada da eşi benzeri yok. 12 Eylül faşist darbesinden sonra “devrimci-sosyalist” diye tutuklanan Tahir Canan’ın çocukları “hapishane kapılarında büyümüşler, evlenmişler, Canan torun sahibi olmuş ama hâlâ içeride. Üstelik işlemediği suçlardan dolayı içeride. Tahir Canan benim kuşaktan, 78’li, o dönemde -hepimiz yaşadık, tanık olduk- polisin bize işkencede tavrı şuydu: “Bir suç üstlenin. Sizin yapıp yapmadığınız fark etmez, nasıl olsa sizden biri yapmıştır. Paylaştıracağız. Size mutlaka bir suç yükleyeceğiz.”

Özetle Tahir Canan da bu hukuksuzluk üzerine hüküm giymiş. İyi de gerçekten suç işleyenler de çıktı bu süreçte. Tahir’in hâlâ içeride olması nasıl açıklanabilir. Demek ki diyorum, 12 Eylül hukuku – hukuksuzluğu devam ediyor.

AilesiyleTahir Canan adını duymayanlar Mustafa Balbay’ın adını mutlaka duymuştur. Balbay’ın eşi küçük çocuklarını, “Baban çalıştığı yerde yatmak zorunda” diye ikna etmiş. Ne kadar hazin değil mi? Anne ve baba, çocuklarının idrak edemeyecekleri ağır, sancılı bir gerçeklikle tanışıp, travma yaşamasını istemiyorlar. Yargısız infaz amiri, tescilli faşist Mehmet Ağar, özel olarak seçtiği hapishaneye, sadece iki yıl yatması için davul zurnayla uğurlanır ve ona günün her saati özel ziyaretçi izni verilirken, Balbay, “yapılmayan darbe sanığı” olarak 3 yıldır içeride tutuluyor. Tahir Canan işlemediği suçlardan dolayı 32 yıldır.

Tabi, Balbay’dan çok önce tutuklanan ve HÂLÂ hüküm giymeden yatan onlarca gazeteci var. Birkaç örnek vereyim: Gazeteci Hatice Duman tam 10 yıldır, Mustafa Gök 8 yıldır, Sedat Şenoğlu 7 yıldır, Füsun Erdoğan 5 yıldır, Hikmet Çiçek 4 yıldır, Ahmet Birsin 3,5 yıldır “tutuklu”. Elbette acıları yarıştırmamalı. Hiçbir gazeteci, yazar, sanatçı, yayıncı yazdıkları – konuştukları için hapishanede bir gün bile kalmamalı. Çocuklara, “baban (veya annen) uzakta çalışıyor, bu nedenle eve gelemiyor ama yakında gelecek” diye kırılgan, beyaz yalanlar söylemek zorunda kalınmamalı.

Diğer yandan 32 yıldır hapishanede olan Tahir Canan’ın çocuklarını, “Baban çalışıyor, yakında evine dönecek” diye ikna etmek ne yazık ki mümkün olmamış. Canan’ın çocuklarından İmran, “Ben babamla birlikte sinemaya gitmek isterdim” diye anlatıyor. “Muzaffer Öztürk’ün kızı Kardelen gibi kendilerinin de babalarına hasret büyüdüklerini, kardeşi İmran’ın babası ile dışarıda hiç birlikte olamadığını belirten büyük kardeş İlhan Canan, ‘Tahir Canan’ın 4 çocuğu 5 torunu var. Hiç olmazsa torunları dedesiz büyümesin[ii] diyor. İlhan, İmran ve Kardelen gibi, “Görüş günlerinde büyüyen çocuklar” artık gerçeği biliyorlar. Özlemi, hasreti. Görüş günlerinin çilelerini. İtilip kakılmayı. Kışın soğukta, yazın kavurucu sıcakta babalarını - annelerini görebilmek için beklemenin acısını tanımışlar.

Tahir ve Muzaffer gibi 12 Eylül faşist darbesinden bu yana, neredeyse çeyrek asırdır hapishanede olan Cemil Erdem, Hasan Gülbahar, Halil Gündoğan, AilesiyleHasan Erdemli, Osman Evcenli, Tuncay Kurtbaş ve yakınları adalet beklemişler. “Adalet” gencecik 7 TİP’li öğrenciyi hunharca boğarak, işkence yaparak öldüren katillere uğramış, bu sapıklar 7-8 yıl bile yatmadan AKP’nin 3. Yargı paketinde gizlice geçirdiği “özel afla” çıkmışlar ama aynı paketler Tahir Canan’ı ve adlarını yukarıda saydığım diğer devrimci tutsakları görmezden gelmiş, çocuklarına, anne ve babalarına hayal kırıklığı yaşatmış. Biz dışarıda çocuklarımızla oynar, hastalıklarında, mezuniyet törenlerinde, düğünlerinde yanlarında olurken, onlar, en değerli varlıklarının “görüş günlerinde büyümelerini” ancak uzaktan izlemek zorunda kalmış, yılda bir iki kez “saate bakarak” kucaklaşabilmişler. Çocukların masumiyet kokusunu ve sıcaklığını ayda - yılda bir hissedebilmişler. İsteseler bile her görüş gününde bir araya gelememişler. Araya dikenli teller, jiletli duvarlar girmiş, ziyaret yasakları girmiş, binlerce kilometre yol girmiş, parasızlık girmiş.

Ve onlar yani çeyrek yüzyıldır zindanda olan, infazları yakılan devrimciler –duyarlı bir grubun tüm çabalarına karşın- yok sayılmış.

Gecikmeli de olsa duyarlı vekiller tarafından meclise taşınan bu sorun, bu ayıp, bu eza artık son bulmalıdır. Çeyrek asırdır haksız yere zindanda tutulan bu güzel insanlar sevdiklerine kavuşmalıdır. Çocuklarını, torunlarını, kardeşlerini, anne ve babalarını, “ziyaret süresi doldu” uyarılarının olmadığı ortamda, “saate bakmadan” özgürce kucaklayabilmelidir.

www.gorulmustur.org                                               [email protected]


[i] Babam Şair Süleyman Okay’ın 12 Eylül faşist darbesinden sonra Adana cezaevinde yatarken yazdığı “Büyük Yürüyüş” adlı şiirinden bir bölüm. Kaynak: Süleyman Okay, Şakayık- şiirler, Belge Yayınları, İstanbul, 1990.

[ii] Evrensel,  2012-07-21, http://www.evrensel.net/news.php?id=32936

Yaklaşan 12 Eylül ve ninnisi - İlhan Canan

Yaklaşan 12 Eylül’ü düşünce kulaklarıma uzaklardan belli belirsiz bir ninni sesi gelmeye başlıyor. Algılamaya çalışıyorum ‘’uyusun da büyüsün’’ desem değil, ama o minvalde bir ninni iyice kulak kabartıyorum anlamaya çalışıyorum. Anlamaya çalışırken bir taraftan da uyku bastırıyor. Ninni görevini yerine getirmeli! Fakat ben uyumak istemiyorum direniyorum. Ninnide anlatılmayan, gizlenen gerçekliği anlamak istiyorum. Direniyorum. Ve bu direnç sonuç veriyor, ninni kulaklarımda netlik kazanıyor. Söylenenlerin yaşamımda bir karşılığını bulamasam da beynimde kelime karşılığı bulunuyor.

İleri demokrasi! 

Üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü!

12 Eylül darbesi ve darbeciler ile hesaplaşma!

Özgürlük! Hak! Hukuk! Guk guk guk…

12 Eylül nasıl anlatılır?

Binlerce gözaltı, İşkence, binlerce dava ve yargılama, verilen idam cezaları ve gerçekleşen idamlar, binlerce siyasi mülteci, kuşkulu ölümler, İşkencede ölümler, dolup taşan cezaevleri ve bu cezaevlerinde gerçekleşen ölümler, açlık grevleri, hâkimlerin görevden alınması, intihar ettiği söylenen insanlar. Yani insanlık dışı her türlü muamelenin yaşandığı karanlık yıllar.

Ya günümüzde ne oluyor?

Cezaevinde Halkın Haber alma hakkı için emek veren kaç Gazeteci var?

Cezaevinde Parasız eğitim istemekten başka suçu olmayan kaç Öğrenci var?

Demokrasi halkın iradesi ise halk iradesi ile seçilen kaç milletvekili ve Belediye başkanı cezaevinde?

Kadınlara uygulanan taciz ve tecavüz olayları ile öldürülen kadın sayısındaki artışın sebebi ve Çocuk yaştaki kızlara yapılan toplu tecavüz olayları her geçen gün artan muhafazakârlıkla ilgili midir?

Doğu ve Güneydoğuda geleneksel giyim eşyası olan Puşi örgüt üyeliği için yeterli mi?

Biber gazı organik mi? Bomba ve mermiler Steril mi?

Roboski’de halkın üstüne bomba atılmasına kim karar veriyor?

30 yıldır devam eden ölümler halen neden çözülemiyor? Siyasal erk toplumsal zenginliğimizi neden yok sayarak ötekileştirmekte ısrar ediyor?

Bu kadar can alıcı sorun ve bu can alıcı sorunlar içerisinde bizlere dinlettirilen ninni. Ve bu ninniye her geçen gün eklenen yeni satırlar. Yargı paketleri, anayasa yapım süreçleri… Yani sorunlu olduğu siyasal erk tarafından da kabul edilen çözüm(!) için sürekli yargı reformları ve paketleri açıklanan HUKUK sistemi.

Yaklaşan 12 Eylül, açıklanan yargı paketleri, Darbeler ve Darbeciler ile hesaplaşan bir ülke (!) ve tüm bu süreçlerde 31 yıldır cezaevinde yatmakta olan ve 2025 yılına kadar cezaevinde tutulması planlanan bir sosyalist Tahir CANAN. 12 Eylül hukuku ile sosyalist kimliğinden dolayı işlemediği cinayetlerin faili haline getirilerek, bir ömür denilecek süreci cezaevinde geçirerek 12 Eylül’ün günümüzdeki sembol ismi oldu. Hukuk sistemi içinde yıllardır maruz kaldığı hukuksuzluğu anlatmaya çalışıyor, yeniden yargılanmak dâhil uluslararası hukuk kurallarının tarafına uygulanmasını ve yaşadığı hukuksuzlukların son bulmasını istiyor.

Son bir yıldır birçok vesile ile yaşanan hukuksuzluk T.B.M.M, HUKUK sistemi, MAHKEMELER, Yazılı ve görsel medya olmak üzere birçok yerde konu edildi.

Fakat siyasal erk halen bize ninni dinletiyor masal anlatıyor.

12 Eylül yaklaşıyor 31 yıllık mahpus Tahir CANAN bandırma cezaevinde yatmaya devam ediyor. Neden mi? Ninnileri dinlemediği için.

İlhan CANAN

Kaynak: beynet.com

Vedalaşamadı!

Özgür vedalaşma hakkı istemeleri nedeniyle gündeme gelen Barut ailesi bu sabah gelen ölüm haberiyle sarsıldı. 

Bulut MÜLHİM/İSTANBUL (DHA)09.09.2012 17:12

Vedalaşamadı!

50 yaşındaki tutuklu kanser hastası Muhlis Barut sabah saat 10:30 sıralarında İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Kızı -Gönül Barut, " Babam, gözlerimin önünde eridi bitti. Can çekişti, ben herkesten şikayetçiyim" dedi.

Muhlis Barut, iki yıl önce yeşil kartı iptal edildiği için cinnet getirerek Bayraklı Toplum Sağlığı Merkezi’ni tüfekle basmış, 16 yıl 8 ay hapis cezası aldımış, cezası da onanması için Yargıtay'a gönderilmişti. Haziran ayında İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi tarafından 6 aydan az ömrü kaldığı raporu verilen Muhlis Barut, raporun onaylanıp serbest kalması için İstanbul Adli Tıp Kurumu’na sevk edilmişti. Geçtiğimiz Cumartesi günü fenalaşarak İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılan ve durumu gittikçe ağırlaşan Muhlis Barut bu sabah hayatını kaybetti, cenazesi otopsi yapılmak üzere Adli Tıp Kurumu’na gönderildi

"ADALET DİYE BİR ŞEY YOK"

Özgür Vedalaşma Hakkı için aylarca çabalayan Barut'un acılı kızı Gönül Barut, şunları söyledi: ‘Ben Cumhurbaşkanı’mıza seslendim yalvardım. Adalet Bakanlığı’na yalvardım, yakardım dilekçelerimizi iptal etti. Mahkum koğuşuna gidiyorum, babamın yanında refakatçi kalıyorum, İzmir’den İstanbul’a geliyorum, günübirlik kalıyorum. Babam kötüleşti yanına geldim. Eylül’ün birinden beri yanındayım. Gözlerimin önünde eridi bitti. Can çekişti ben herkesten şikayetçiyim. Cezaevlerinde ilgi alaka yok. Hastanelerde ilgi alaka yok. Tüm mahkumlara sadece üstten bakım var. Rahatsızlandın mı doktor gelmez. Ben babamı bilerek getirdim Metris Cezaevi’ne tahliyesi için. Maalesef ne tahliye oldu ne de bir şey. Şimdi Adli Tıp’ın kapısındayım cenazesini almak için. Adalet diye bir şey yok. Babamın son arzusunu yerine getireceğim. Gözü açık gitti. Benim vicdanım rahat değil. Ciğerim yanıyor. Babamın ceza almasında rol oynayan herkesten hukuk yoluyla hesap soracağım."

Hayatını kaybeden Barut’un cenazesi işlemlerinin tamamlanmasının ardından yarın İzmir’in Doğançay ilçesinde toprağa verilecek.

Kaynak: DHA

6 Ay Ömrü Kalan Tutuklu Muhlis Barut'a 'Vedalaşma Hakkı' Tanınmıyor

Kanser hastası olan, 16 yıl 8 aylık hapis cezası Yargıtay aşamasında bulunan, doktorların geçen Nisan ayında doktorların 6 ay ömrü kaldığını raporladığı rapor ettiği Muhlis Barut, geçen gün saat 03.00 civarında İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı. Barut’un durumunun çok ağır olduğu kaydedildi.

İzmir’deki ailesinin son gün ve saatlerini evinde geçirmesi için gözyaşı döktüğü, ilgili makamlardan destek istediği ve en son olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talimatıyla ’Vedalaşma hakkı’ umutlarının arttığı Muhlis Barut’un durumu ağırlaştı.

Sabaha karşı saat 03.00 sıralarında İstanbul’dan alacağı Adli Tıp Raporu’nu beklediği Metris Cezaevi’nde fenalaşan Muhlis Barut’un kızı Gönül Barut da saat 09.00’da Cezaevi Müdürlüğü tarafından bilgilendirilerek hastaneye yönlendirildi. Refakatçi olarak babasının yanına giden Gönül Barut, şöyle dedi:

"Babamın durumu çok ağır. Anladığım kadarıyla çok az zamanı kaldı. İçim yanıyor. Biz sadece vedalaşmak istedik. Üniversite hastanesinden rapor olmasına rağmen yeniden İstanbul’dan rapor istediler. Onlarca dilekçe verdim, yüzlerce kez yalvardım. Umudum tükenmek üzere. Babamın suçunu kabul ediyorum. Ama ölüm döşeğindeki bir insan ne kadar tehlikeli olabilir? Neden ’Vedalaşma hakkı’ tanınmaz? Bir taraftan ambulans bulmaya çalışırken sabah babamın fenalaştığı haberiyle karşılaştım. İstanbul’da tek başıma uğraşıyorum. Çok üzgünüm, başaramayacağım için, babamın son saatlerini evde geçirmesini başaramayacağım için çok korkuyorum. Lütfen sesimizi duysunlar."

Kaynak: http://www.baskahaber.org/2012/09/6-aylk-omru-kalan-tutuklu-muhlis-baruta.html (Burcu Taner/DHA)

Tutuklu Gazete 'Barış' için çıktı

tutuklu-gazete

95 gazetecinin yazı ve karikatürlerinin yer aldığı Tutuklu Gazete'nin yeni sayısı 'Barış için bedel ödüyoruz' manşetiyle çıktı. Hapisteki gazetecilerin sesini duyurmak için hazırlanan Tutuklu Gazete üçüncü kez okurla buluştu.

Dünya Barış Günü'nde Cumhuriyet, BirGün, Aydınlık, Evrensel ve Yurt gazeteleriyle ücretsiz olarak dağıtılan Tutuklu Gazete'nin yeni sayısında, çoğunlu hapiste olan 95 gazetecinin yazı ve karikatürleri yer alıyor.

"Barış için bedel ödüyoruz" manşetiyle çıkan gazetede hapiste olan 81 gazetecinin isimleri ve kaç gündür cezaevinde olduklarının bilgisi yer alıyor. Cezaevindeki 29 gazeteci ile hapisten çıkan beş gazetecinin yanı sıra 43 gazeteci ve 10 meslek örgütü temsilcisi gazeteye katkıda bulundu. Gazetenin ön yüzünde Latif Demirci'nin bir karikatürü de yer alıyor. Yeni sayı 200 binden fazla basıldı.

Kaynak: ntvmsnbc

Hediye Aksoy için hapishanede kalabilir raporu

Adli Tıp Kurumu, hasta mahpusların simgesi olan ileri derecede görme engelli ve kanser hastası Hediye Aksoy için sağlık koşullarının hapishanede kalmasına uygun olduğuna dair rapor verdi.

Adli Tıp Kurumu'nun görme engelli ve kanser hastası Hadiye Aksoy için sağlık koşullarının hapishanede kalmasına uygun olduğuna dair rapor verdiği öğrenildi.

Edinilen bilgilere göre, raporda Aksoy'un ileri derecede görme engelli olduğu yazılmasına rağmen, sağlık koşullarının hapishanede kalmaya uygun olduğu belirtildi. Raporun detayları ise, Aksoy'a ve avukatına tebliğ edildiğinde ortaya çıkacak.

Hediye Aksoy kimdir?

Tahliye edilmesi için kadınların günlerce eylem yaptığı Aksoy, hasta mahpus kadınların simgesi oldu. Bir patlama sonucu 18 yıl önce gözlerini kaybeden Aksoy, sekiz yıl boyunca tedavisi yapılmadan hapishanede tutuldu. 1998 yılında afla salıverilen Aksoy 2007 yılında üzerine ifade olduğu gerekçesiyle tekrar hapishaneye koyuldu. İkinci kez mahpusluğu süresinde de tedavi olmayan Aksoy hapishanede bu defa kanser hastalığına yakalandı.

Doktor raporlarında "yüzde 85 engelli olması, yaşamını tek başına sürdüremeyeceği ve kanser tedavisinin tutukluluk koşullarında yapılmayacağını" belirtilen Aksoy, başvurulara rağmen hâlâ Bakırköy Kadın Tutukevi'nde tutuluyor. Serbest bırakılması için yapılan başvurulara cevap verilmeyen Aksoy, tedavi adı altında ring aracıyla hastaneye götürülürken daha fazla zorluk çekiyor.

Aksoy'un avukatları ise yaptıkları açıklamalarda, Ceza İnfaz Kanunu'nun (CİK) 16. maddesi gereği yaşamını kendi başına sürdüremeyecek durumda engelli olan Aksoy'un serbest bırakılması gerekirken yasa uygulanmadığı gibi tedavisi de gerektiği gibi yapıldığını belirtiyor.

Kaynak: http://www.imc-tv.com

Adalet Bakanı: Dokuz yılda 1621 mahpus hayatını kaybetti

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, 2003-2012 yılları arasında 1621 mahpusun hayatını kaybettiğini ve 24 Mayıs 2012 itibarıyla ceza infaz kurumlarındaki 49 mahpusun kanser hastası olduğunu açıkladı.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, 2003-2012 yılları arasında cezaevlerinde hayatını kaybeden mahpus sayısının 1621 olduğunu açıkladı.

İstanbul Milletvekili (CHP) Sezgin Tanrıkulu’nun cezaevlerinde yaşamını yitiren mahpuslarla ilgili verdiği soru önergesine Adalet Bakanı Sadullah Ergin’den yanıt geldi. Ergin, 2003-2012 yılları arasında hayatını kaybeden mahpus sayısının 1621 olduğunu ve meydana gelen 682 ölüm olayında toplam 1728 personel hakkında soruşturma açıldığını belirtti. Ergin, cezaevi personeli hakkında adli yönden yapılan soruşturmalar sonucunda, 1544 personel hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiğini kaydetti.

24 Mayıs 2012 itibarıyla ceza infaz kurumlarında 49 mahpusun kanser hastası olduğunu belirten Ergin, 11 Nisan tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6291 sayılı kanun gereğince sürekli hastalığı bulunan 57 kişinin tahliye edildiğini kaydetti.

Ergin, 4 Mayıs 2011-4 Mayıs 2012 tarihleri arasında ceza infaz kurumlarında, 252 mahpusun “eceliyle” hayatını kaybettiğini, 31 mahpusun intihar ettiğini ve 1 mahpusun da öldürüldüğünün anlaşıldığını ifade etti.

Cumhurbaşkanlığı tarafından cezaları kaldırılan mahpus sayısının, 2003 yılında 123, 2004 yılında dokuz, 2005 yılında beş, 2006 yılında iki, 2008 yılında üç, 2009 yılında yedi, 2011 yılında sekiz ve 2012 yılında altı olduğunu ifade eden Ergin, bu mahpusların  gibi rahatsızlıkların bulunduğunu belirtti.

http://www.imc-tv.com/haber-dokuz-yilda-1621-mahpus-hayatini-kaybetti-4042.html

ALAATTİN OGET'TEN MEKTUP VAR! - "SANKİ ESAD DAHA ÖNCE DİKTATÖR DEĞİLMİŞ DE ŞİMDİ OLMUŞ"

Sevgili Adil Abi merhaba,

Devrimci duygularımla selamlıyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Görüşmeyeli iyi olmanızı umut ediyorum. Ben de gayet iyiyim. Helen tek tutuluyor olsam da, insana aykırı tüm uygulamalarla karşı karşıya yaşıyor olsam da, çevre komşularımın tesadüf komşular olmaması, izole ediliyor olmam ise temel espiri, tek tutuluyor olmam bir şeyi değiştirmez. Moralim, coşkum gayet iyidir. Artık eskisi kadar dostlarımla iletişim kuramıyorum burda. Notlarımın akibeti belirsiz oluyor. Ancak benden haberdarlar. Bana uygulanan izole yalnızlaştırma politikası şaşırtıcı değildir. Düşmandan çiçek bekleyecek değiliz ya. Devrimcilik zoru başarmanın sanatıdır.

Bana gelen çoğu mektuplar, kartpostallar elime geçmiyor; ya geri gidiyor ya da akibeti belirsiz oluyor. Ve eminim ki sen de yazmışsındır, şimdiden söyleyeyim elime geçmedi. Bu uygulamaları bildiğim için yazmaya devam ediyorum. Zorluklar, engeller aşılmak için vardır. Aynı zamanda başarı basamakları olarak ele alıyorum, görüyorum.

Ben, Muzo, Ali Gülmez halen yanyana gelemedik ama talebimiz devam ediyor. Bakalım ilerde belli olur. Biraz uzun zaman olacak ama eğer sürgün edilmezsem er ya da geç yan yana gelmeye çalışacağız.

Ayrıca güncel gelişmeleri medyadan takip ediyorum. Bölgemizde sıcak günler yaşanıyor. Insanın yüreği orda atıyor. Egemen burjuva basını gerçekleri gizliyor, var olanı da çarpıtarak veriyor. Tam bir savaş medyası. Fakat herkes kendi ülkesini, evini iyi bilir. Yalanı, doğruyu biliyoruz, ayırt ediyoruz. Insanlık onurunun şahlandığı kıraç toprakları bilir ve tanırız. Bu işler masa başı yalan haberlere benzemez. Gerçeklerimiz, yalanları çoktan aşmıştır, düşmanı şaşkına çevirmiştir. Biz Kürt gençleri, ölü Kürt olmayacağımızı kanıtlamış bulunuyoruz. Yaşamdaki karşılığını hep beraber yaşıyoruz, görüyoruz. Dolayısıyla T.C'nin ne dediği ne yaptığı bizi ilgilendirmez, kendilerini ilgilendirir. Ne düşündükleri de bizim için bağlayıcı olmadığı gibi umrumuzda da değildir.

Suriye konusuna gelince, T.C. öyle bir sanal alem yaratmış ki, sanki Esad daha önce diktatör değilmiş de şimdi dikta olmuş, 'katil' olmuş gibi servis ediliyor. Oysa öncesinde de şimdi de Esad aynı Esad'dır, hiç değişen bir şey yoktur. Acaba Suriye'deki Kürt halkı olmasa idi T.C. bu kadar Suriye'yi önemser miydi, 'Rize, Kayseri' sayar mıydı? Kürt halkının doğal varlığı ''tehlikeli''dir onlar için. Potansiyel ''tehlike''dir. Suriye'deki sorun Suriye halklarını ilgilendirir. Sormazlar mı; '' Sen kim oluyorsun?'' diye. Beşar Esad'a katil diyenlerin, önce dönüp kendilerine bakmaları gerekiyor.

Sevgili hevalim burda durumum iyi. Insan yüzü görme fırsatım, konuşma olanağım olmasa bile, su verilmiş çelik misaliyim. Tüm kuşatmalara, izolasyona rağmen, coşkum, moralim motivasyonum yerinde. Çünkü düşmanı çok iyi tanıyoruz. Tecrit ise rezil olmuş, tecriti yerle bir etmişiz. Çünkü bizde derviş sabrı var. Bir derviş gibi sabretmesini biliriz. Bu nedenle tecrit rezil olmuş, yerlerde sürünüyor. Biz gerçek devrimcileri yedi kat yerin dibine koysalar bile, neyi nasıl yaşayacağımızı biliriz. Istedikleri kadar laf atsınlar, istedikleri kadar kuşatmaya alarak psikolojik, sosyal baskı yapsınlar. Hepsi boşuna. Çünkü biz gerçek devrimciler yaşamı gerektiği gibi yaşıyoruz. Tecrit, izolasyon politikası işe yaramadı. Onca, trilyonlarca, paraya yazık oldu:)!

Değerli abicim başka da can sağlığı olsun. Tülin Heval'e çok selam söyle. Öykü'yü benim, bizim yerimize öpersin. Fransa'dan Gülderen Koç'a bir mektup yazmıştım. Eğer kendisi cevap yazmış ise elime geçmedi. Çünkü bazı mektup ve kartpostallar elime geçmiyor, akibeti belirsiz oluyor. Sosyal ilişkileri tümden yok etmeyi amaçlıyorlar. Bu yeni bir şey değil.coşkumuz iyi, olumsuz bir durum yok. Yüreğimiz Şemdinli'de atıyor. Bu coşkuyla selamlıyor, sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Tüm gönül dostlarına selam.

Sevgilerimle,

Umut ve dirençle,

 

Alaattin ÖGET

03 Ağustos 2012