Tutsak Doktor Ayhan Kavak Şiir Hakkında Yazdı

İLLE DE ŞİİR

“ Önce şiirde sevdim kavgayı /Özgürlüğü kelime kelime şiirde. /Mısra mısra sevdim yaşamayı, /Öfkeyi de sevinci de… /Senin ışıklı günlerin, /Benim iyimser dostlarım /Hepsi hepsi şiirde…” (Rıfat Ilgaz)

Kadim öğretilerde söz kutsiyet arz eder. Zira “ Başlangıçta söz vardı” . Söz, huzur telkin eden ezgili yüreklerin ahenkli yaşantısı olmuştur. Böylesi müzikal ahengi ilk önce Sümer ve diğer Doğu mitolojilerdeki anlatının şiirselliğinde, parıldayan söz ummanının ay ışığının sudaki harelenmesinden çıkarsarız. Şiir edebiyatın kraliçesidir diye boşuna denmemiştir. Şiir ve edebi edimler ilk önce dişil özellik taşıdığından, şiir yolculuğunun ilk adımları kadın şairler tarafından atılmıştır. Değil mi ki Sümerlerde edebi dil bizatihi kadının icadı “EMESAL” lehçesi ile yapılırdı. Edebi edim içerisindeki erkekler de bu lehçeyi kullanırlardı.

Akad kralı Sargon’un kızı Enheduanna ilk kadın şairlerdendir. Enheduanna’dan bize şu ana değin ulaşmış 53 tablet vardır. Gelecekte belki de yeni buluntular çok daha eski şairleri gün yüzüne çıkarır, kim bilir.

Sümer mitolojisinin ve edebi eserlerinin şiirselliği kutsal kitaplarda da yansısını bulacaktı. Söylencelerin yazıya dökülüp, sıralandıkça ortaya çıkan yalın sözcüklerle ilahi kelam biçimine kavuşacaktı. Rig-Veda, Avesta, Tevrat, İncil ve Kuran’daki dilin şiirselliği anlam gücüne derinlik kazandırmıştır. Özcesi eski zaman söylencelerinin harcı şiirsel yaşayışla karılmıştır.

Her anlatı şiirle buluştuğunda anlam kazanır. Bilinir ki; sözün değerinin mihenge vurulması şiirle gerçekleşir. Sözün kristalleşmesinden şiir doğar! Bu yüzden edebiyat disiplininde hep baş tacı olmaya devam eder. Şayet edebiyat denen mefhum tufana uğrasaydı, yeni Nuh’un şiirden yapılmış gemisinin demir atacağı yegane şahika Şiir Dağı olurdu kuşkusuz. Şiir denince ilk önce sözcüklerin ahenkle halaya durması gelir aklıma. Esin perisinin esrik ruhlarda çiçeklenmesinin muhteşemliği şiirle bedenleşir.

Kanımca şiirin özünde, bilinç yoğunlaşmasının neticesinde biriken söz dağlarının imgeyle süslenmesi vardır. Zaten kadim zamanlardan evrilerek günümüze varan şiir serüveninin bugününde, öne çıkan imgelerdir. İmgenin olmaması demek, kanadı kırık allı turnanın gökyüzüne mahsun melül bakıp da uçamamasının hüznüyle izaha kavuşacak bir durumun açığa çıkması demektir. Bu saikten yola çıkıldığında her imge bağrında bir dünya barındırır. Ses ve sözün şiirselliği, gerçekliğin bilinçle hamur misali yoğurulup kıvam tutması anlamına gelir. Bilgeler, peygamberler, filozoflar hep şiirleşen sözün arayışçıları olacaklardı. Çünkü onların nezdinde kaybedilmiş yaşam hiç yaşanmamış addedilmiştir. Burada Heidegger’e değinmeden geçemeyeceğim. Heidegger boşuna şiir sorunsalını takıntı haline getirmemişti. Ona göre tüm sanatların kökeninde şiir vardır. “ Şiir varoluşa eşlik eden yalnızca bir süs değildir, yalnızca gelgeç bir coşku ya da ancak bir heves ve eğlence değildir. Şiir tarihi taşıyan bir temeldir. Bunun için de kültürün yalnızca bir görünüşü değildir. Hele bir ‘kültür ruhunun yalnızca dile getirilişi” hiç değildir.” İşte bu denli anlam biçilen bir düzleme çıkarılmış şiir elbette ki geçmişten geleceğe doğru akan yaratıcı zaman ve ritme kesilmiş hayattaki sır kapısının açımının kilidi olmaktadır.

Farkında olunmasa bile hayat şiirle anlama kavuşur. Şiir dara düştüğümüzde dahi hep yanıbaşımızda bize eşlik eder. Dertlere derman, yaraları sağaltan sözcükleri ile bizi bize anlatmaktan usanmayan bir cevher olagelmiştir.

Bakmayın siz ses, söz ve şiir denkleminin değerini bilmeyenlere. Onlar yaşama at gözlüğü ile bakıp siyah- beyaz renklerde görenlerdendirler. Tarihsel- toplumsal zaman akışında şiirin kadirşinasları yüreklerin süveydasında çiçeklenen güzel insanlar cemaatindendirler. Şiir el emeği, göz nuru ve yanık yürek sevdasıyla harlanan bir ateştir! Vakti zamanında buna en fazla değer biçmiş olanlar da bu toprakların insanları olmuştur.  Doğu’da şiir yazan ellere her daim büyük önem atfedilmiştir. Bilen olmuş, bilge denmiştir şaire. Batı’da da poet yapan anlamında kullanılmıştır. İlginç bir Türkçe karşılığı vardır şairin. Aklıevvelliğe timsal diye. Kamus-ı Turki’deki ozanın karşılığına bakmak yeter de artar bile. Ozanı yani şairi “zevzek ve densiz” diye nitelendiren tarihi bir sözcüğün garabetini açıklayacak sözcük yazılmamıştır kanısındayım. Sözün ve şiirin yaratıcısına en büyük hakaret böyle bir tanımlama olsa gerek. Aldırmayalım şiiri ve şairi küçümseyenlere. Gerçek zevzek ve densiz aranacaksa şayet böyle bir tanımlamayı reva görenlerde bulmak evladır. Hayatın mizanını şiir doldursun. Şiir okuyalım ve olur da aşka gelinirse şiir yazalım esrik ruh halimizle.

Şiir konusunda Pablo Neruda’ya kulak kabartalım: “ Şiiri kim öldürebilir ki?... Ona işkence ederler, sokaklarda sürüklerler, üstüne tükürürler, alay ederler, etrafını dört duvarla çevirirler, sürgüne yollarlar; ama şiir bütün bunları yaşar, tertemiz bir yüzle gülümseyerek ortaya çıkar sonra.” İşte o tertemiz yüzle gülümseyerek ortaya çıktığı yerlerin başında zindanlar gelir. Söz konusu zindan olduğunda, uzun yıllara dayanan yatmışlığımdan yola çıkarak söyleyeceklerim öznellik barındırır. Bu öznelliğin nesnel bakışla örtüştüğünü de savlamak olası. Sınırlandırılmış mekanlarda zamansallağın rutine binmiş bir döngüsü olsa da düşünsel boyutta daha bir anlam yoğunlaşmasının açığa çıktığını söylemek kabil. İçe dönük hep bir sorgulama ve söze değer verme ön planda oluyor. Hal böyleyken; soğuk duvarlar ardında vaveylaya dönüşen sözün tepeden tırnağa imgeye-şiire kesildiği mekanların başında elbette ki zindanlar gelecektir. Bu ülkede asgari düzeyde muhalif olmak bile zindana atılma gerekçesi yapıldığından şairlerin- aydınların illa ki uğrak yerlerinin başında zindanlar gelmiştir. Onun dışında da öfkenin kabarıp taşması, inancın sınanmasının yegane yollarından biri de şiirle hemhal olup, şiirle dile gelmeye sığınmakta umar bulunabiliyor. Çıplak zulmün arenasında şiir direnişin kelamı olur! Bu yüzden her özgür yaşam sevdalısının zulasında veya muska niyetine boynuna asılmış bir çift şiir huzmesi olağan sayılmalı.

Zindanda kimi zaman yazıya dökülmeden anonimleşen deyiş- dize- dörtlükler de yaratılmıştır. Kimi zaman da akıl- yürek diyalektiğinde, hançerden fışkıran sözler şiirle buluşup kağıtlara dökülür. Döküldükçe sayfalar birikir. Bir ırmak misali kaynağından boşalarak ummanlara ulaşma telaşıyla çağıldayıp akar. Şiir bu, her şart ve koşul altında, her sınırlandırılmış mekanda “şahdamarından bile yakın” hissedilir. Gerçek anlamda koruyan, kollayandır insanı. Ne de olsa serde müebbet mapusluk yazar. Mapusluk ve şiiri ifade etsin diye son sözü yüreklerde taht kurmuş Ho Amca’ya yani Ho Şi Minh’e verelim: “ Şiir beni pek çekmemişti önceleri; / Ama neylersin, hapiste yazacak başka ne var ki! / Geçmek bilmeyen günler geçsin diye, / Şiirler söylüyorum özgürlüğü bekleye bekleye.”

Ey okur ve Ey canlar, hayatınız şiirle dolsun!

Şiirle anlam kazansın yarınlarınız! ”                                                                 

AYHAN KAVAK

1 NO'LU T TİPİ KAPALI CEZA İNFAZ KURUMU

BALIKESİR-BANDIRMA